Suudi Arabistan ile İran arasında Çin'in arabuluculuğuyla sağlanan ve 10 Mart 2023'te Pekin'de imzalanan Mekke Anlaşması, sadece iki bölgesel gücün ilişkilerini normalleştirmekle kalmadı; aynı zamanda Washington'a yönelik açık bir mesaj içeriyor: Ortadoğu'da yeni bir güç dengesi kuruluyor ve bu denklemde Amerika Birleşik Devletleri'nin (ABD) geleneksel rolü artık tartışmalı. Anlaşmanın en kritik yansıması ise bölgede olası bir nükleer silahlanma yarışının fitilini ateşlemesi. İran'ın uranyum zenginleştirme kapasitesindeki ilerlemeleri, Suudi Arabistan'ın barışçıl nükleer programını sivil amaçlardan askeri alana taşıma ihtimali ve İsrail'in bu gelişmelere karşı olası tepkileri, Ortadoğu'yu nükleer bir krizin eşiğine getirebilir.
Anlaşmanın Arka Planı ve Washington'a Mesajı
Mekke Anlaşması, 2016'da diplomatik ilişkilerini kesen Suudi Arabistan ile İran arasındaki ihtilafları sona erdirme amacı taşıyor. Çin'in ev sahipliğinde yürütülen müzakereler, iki ülkenin büyükelçiliklerini yeniden açmasını ve güvenlik iş birliğini geliştirmesini öngörüyor. Anlaşma, ABD'nin bölgedeki geleneksel müttefiki Suudi Arabistan'ı, Washington'un itirazlarına rağmen Tahran'la müzakere masasına oturttu. Bu durum, ABD'nin Ortadoğu'daki etkisinin azaldığını ve bölgesel aktörlerin kendi güvenlik mimarilerini kurma arayışına girdiğini gösteriyor. Özellikle, Suudi Arabistan'ın Çin'e verdiği bu diplomatik alan, Washington'un bölgede yalnızlaştığı algısını güçlendiriyor.
ABD, yıllardır İran'ın nükleer programını sınırlandırmak için diplomatik ve ekonomik baskı uyguluyor. 2015'te imzalanan Kapsamlı Ortak Eylem Planı'ndan (KOEP) 2018'de tek taraflı olarak çekilen Washington, Tahran'ın nükleer faaliyetlerini engellemekte başarısız oldu. İran'ın uranyum zenginleştirme oranını artırması ve uluslararası denetimleri kısıtlaması, Batılı istihbarat örgütlerine göre ülkeyi silah yapabilecek seviyeye birden fazla teknik adım uzaklıkta bırakıyor. Böyle bir ortamda Suudi Arabistan'ın nükleer programına sivil enerji kapsamında devam etmesi, ancak bunu askeri seçeneklere açık kapı bırakacak şekilde genişletmesi, bölgede domino etkisi yaratabilir.
Bölgesel ve Küresel Boyut
Olası bir nükleer silahlanma yarışı, sadece İran ve Suudi Arabistan'ı değil, tüm Ortadoğu'yu etkileyecek bir gelişme. İsrail, kendi nükleer cephaneliğiyle bölgede tek taraflı caydırıcılık avantajına sahipken, İran'ın nükleer silah geliştirmesi halinde bu avantajı kaybedecek. İsrail'in 1981'de Irak'ın Osirak reaktörüne ve 2007'de Suriye'deki Deyr ez-Zor tesisine düzenlediği hava saldırılarına benzer şekilde, İran tesislerine askeri müdahale ihtimali de gündeme gelebilir. Bu senaryo, bölgesel bir çatışmayı tetikleyebilir ve küresel enerji güvenliğini tehdit edebilir; çünkü Basra Körfezi üzerinden geçen petrol sevkiyatı dünya arzının yaklaşık üçte birini karşılıyor.
Çin'in arabuluculuğu, Peking'in Ortadoğu'da artan diplomatik nüfuzunu ve ABD'nin bölgeden çekilmesiyle oluşan boşluğu doldurma çabasını yansıtıyor. Çin, Suudi Arabistan ve İran'la güçlü ekonomik bağlara sahip; iki ülkenin en büyük petrol alıcısı konumunda. Pekin'in bu girişimi, Washington'un bölgedeki geleneksel güvenlik garantilerine alternatif olarak sunuluyor. Aynı zamanda, Çin'in Rusya ile birlikte İran'a uygulanan uluslararası yaptırımlara karşı çıkması, Batılı güçlere karşı bir blok oluşturma çabasının parçası olarak değerlendiriliyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Mekke Anlaşması, Türkiye için sınırlı doğrudan etki içerse de bölgesel güvenlik açısından önemli sonuçlar doğurabilir. Türkiye, uzun süredir bölgesel bir aktör olarak Ortadoğu'da denge politikası izliyor; ancak anlaşma, Suudi Arabistan ile İran arasındaki rekabetin yumuşamasıyla Türkiye'nin etki alanını daraltabilir. Özellikle Suriye ve Irak'ta nüfuz mücadelesi veren Türkiye, bu iki ülke arasındaki yakınlaşmanın kendi çıkarları aleyhine sonuçlanmaması için diplomatik adımlar atmak zorunda kalabilir. Ayrıca, olası bir nükleer silahlanma yarışı, Türkiye'nin güvenliğini doğrudan tehdit eden bir gelişme olarak görülmeli; zira Türkiye'nin komşuları arasında nükleer silah sahibi olması, caydırıcılık dengesini bozacaktır. Türkiye'nin bu bağlamda hem Batı'yla hem de bölgesel aktörlerle diyaloğu sürdürmesi, olası krizlere karşı hazırlıklı olması kritik önem taşıyor.