Lübnan, İsrail ile İran arasındaki bitmemiş savaşın tehlikeli bir kurbanı olarak varlığını sürdürüyor. Ülke, içinde barındırdığı gerilim tohumlarıyla, ABD Başkanı Donald Trump'ın Tahran'la vardığı kırılgan anlaşmayı bozabilecek potansiyele sahip. Ekonomik çöküş ve siyasi istikrarsızlıkla boğuşan Lübnan, Hizbullah'ın İran'ın bölgesel stratejisinin bir parçası olarak İsrail'le doğrudan çatışma riskini her an taşıyor. Bu durum, sadece Lübnan için değil, tüm Ortadoğu için bir yangın başlangıcı olabilir.
Bitmeyen Savaşın Gölgesinde Lübnan
İsrail ile İran arasındaki dolaylı çatışma, son yıllarda Suriye, Irak ve Yemen'de vekalet savaşlarıyla devam ederken, Lübnan bu denklemin en kırılgan halkası olarak öne çıkıyor. Hizbullah'ın İran tarafından finanse edilen ve silahlandırılan askeri kanadı, Lübnan devletinin denetiminden bağımsız hareket ediyor. Bu durum, İsrail'in kuzey sınırında sürekli bir tehdit unsuru oluşturuyor. 2006'da yaşanan 33 Gün Savaşı'ndan bu yana sınırda nispeten bir sükunet hakim olsa da, son dönemde İsrail'in Suriye'deki İran hedeflerine yönelik saldırıları, Hizbullah'ın misilleme yapma ihtimalini artırıyor. Ekonomik olarak iflasın eşiğinde olan Lübnan, yeni bir savaşı kaldırabilecek durumda değil. Ancak İran'ın bölgesel ajandası, Lübnan'ı bu çatışmanın merkezinde tutuyor.
Trump yönetiminin İran'la yaptığı anlaşma, her ne kadar nükleer programı sınırlandırmayı hedeflese de, bölgesel güvenlik sorunlarına kalıcı çözüm getirmiş değil. Anlaşma, İran'ın Hizbullah'a verdiği desteği durdurmuyor; aksine, Tahran'ın ekonomik yaptırımların hafiflemesiyle birlikte Lübnan'daki vekillerine daha fazla kaynak aktarmasına neden olabilir. Bu durum, İsrail için kabul edilemez bir kırmızı çizgiyi teşkil ediyor. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, İran'ın bölgesel yayılmacılığına karşı askeri seçenekleri her zaman masada tuttu. Lübnan'daki Hizbullah'ın hassas hedeflerine yönelik bir İsrail saldırısı, Trump'ın anlaşmasını dinamitleyebilir.
Bölgesel ve Küresel Boyut
Lübnan'daki olası bir çatışma, sadece İsrail ve İran'ı değil, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri gibi bölgesel aktörleri de doğrudan etkileyecektir. Suudi Arabistan, İran'ın nüfuz alanını genişletmesine karşı Lübnan'daki Sünni kesimleri desteklerken, Katar ve Türkiye de farklı gruplarla bağlarını sürdürüyor. Çatışma, Doğu Akdeniz'deki enerji kaynaklarını tehdit eden bir krize dönüşebilir. Lübnan'ın münhasır ekonomik bölgesinde bulunan doğalgaz yatakları, ülkenin ekonomik kurtuluşu için umut ışığı olarak görülüyor. Ancak savaş, bu kaynakların geliştirilmesini engelleyebilir ve bölgedeki enerji piyasalarını istikrarsızlaştırabilir. Küresel olarak, ABD ve Rusya'nın da dahil olduğu bir güç mücadelesi, Lübnan'ı yeni bir vekalet savaşının arenasına çevirebilir. Rusya, Suriye'deki varlığı sayesinde Lübnan üzerinde de etki kurmaya çalışırken, ABD İsrail'in güvenliğini garanti altına almayı önceliklendiriyor.
Ekonomik kriz, Lübnan'ın kırılganlığını daha da artırıyor. 2019'dan bu yana devam eden bankacılık krizi, yüksek işsizlik ve enflasyon, halkın tepkisine yol açtı. Siyasi elitlerin reform yapma konusundaki isteksizliği, ülkeyi yönetilemez hale getiriyor. Hizbullah'ın silahlı gücü, devlet otoritesini zayıflatırken, mevcut hükümet de İran destekli grubun etkisinden kurtulamıyor. Bu tablo, Lübnan'ı hem iç hem de dış şoklara karşı savunmasız bırakıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Lübnan'daki olası bir çatışma, Türkiye için doğrudan güvenlik ve ekonomik riskler taşıyor. Türkiye, Lübnan'daki Sünni toplumla tarihi bağları ve bölgedeki insani yardım faaliyetleri nedeniyle istikrarlı bir Lübnan'dan yana. Ancak Hizbullah-İsrail çatışması, Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki enerji projelerini tehdit edebilir ve Suriye'den gelen göç dalgasını artırabilir. Ayrıca, Türkiye’nin İran'la rekabet ettiği bölgelerde (Suriye, Irak) Lübnan'daki kriz, yeni bir cephe açarak Ankara'nın stratejik hesaplarını zorlaştırabilir. Dolayısıyla Ankara, Lübnan'da barışın korunması ve İran'ın nüfuzunun sınırlandırılması için diplomatik girişimlerini sürdürmelidir.