Latin Amerika’da son yıllarda yükselen sağ popülizm dalgası, kıtayı siyasi ve ekonomik açıdan yeniden şekillendiriyor. Arjantin’de Javier Milei’nin başkanlığı, Brezilya’da Jair Bolsonaro’nun mirası ve El Salvador’da Nayib Bukele’nin otoriterleşen yönetimi, ABD’de Donald Trump dönemini andıran bir siyaset tarzının bölgede kalıcı hale geldiğini gösteriyor. The Economist’in son sayısında öne çıkan bu eğilim, Latin Amerika’nın krize sürüklenen sol hükümetlere bir alternatif olarak sağ popülizme yöneldiğine işaret ediyor. Ancak bu dönüşüm, demokratik kurumların zayıflaması ve ekonomik kırılganlık riskini de beraberinde getiriyor.
Gelişmenin Arka Planı: Ekonomik Kriz ve Liderlik Krizi
Latin Amerika, son on yılda sol popülizmin yükselişine tanıklık etmişti. Venezuela, Nikaragua ve Bolivya’da sosyalist liderler, doğal kaynak gelirlerine dayalı bir model izledi. Ancak bu model, emtia fiyatlarındaki düşüş, yolsuzluk ve küresel ekonomik dalgalanmalar karşısında çöktü. Enflasyonun üç haneli rakamlara fırladığı Arjantin’den, siyasi krizle boğuşan Peru’ya kadar birçok ülkede seçmenler, sola duydukları güveni kaybetti.
İşte bu boşluğu sağ popülist liderler doldurdu. Arjantin’de Milei, devlet harcamalarını kısmak ve dolarizasyon vaatleriyle iktidara gelirken, Brezilya’da Bolsonaro’nun destekçileri hâlâ güçlü bir siyasi blok oluşturuyor. El Salvador’da Bukele ise suçla mücadele ve ekonomik reformlar kisvesi altında anayasal düzeni esnetiyor. Bu liderler, Trump’ın “Önce Amerika” söylemine benzer şekilde, milliyetçi ve göçmen karşıtı politikalar benimsiyor; ancak kurumsal denetim ve hukukun üstünlüğü konusunda benzer endişelere yol açıyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut: ABD Etkisi ve Çin Rekabeti
Latin Amerika’daki bu dönüşüm, yalnızca iç dinamiklerin değil, aynı zamanda küresel güç mücadelelerinin de bir yansıması. ABD’nin Trump döneminde bölgeye ilgisi azalmış, Biden yönetimi ise demokrasi teşviki ve iklim değişikliği gibi konulara odaklanarak geleneksel nüfuz alanını ihmal etmişti. Bu boşluğu Çin, ticaret ve altyapı yatırımlarıyla doldurdu. Ancak Çin’in artan etkisi, Latin Amerika’da yeni bir bağımlılık tartışmasını da beraberinde getirdi.
Sağ popülizm dalgası, aynı zamanda küresel çapta otoriterleşme eğilimleriyle de örtüşüyor. Ukrayna savaşı sonrası dünya ekonomisinde yaşanan sarsıntı, enerji ve gıda fiyatlarındaki artış, Latin Amerika gibi gelişmekte olan bölgelerde popülist söylemlerin daha cazip hale gelmesine neden oldu. Bölgedeki bu gelişmeler, demokrasinin gerilemesi ve popülizmin yükselişi arasındaki bağlantıyı bir kez daha gözler önüne seriyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Latin Amerika’daki bu sağ popülizm dalgası, Türkiye’nin bölgeye yönelik dış politikasında yeni fırsatlar ve riskler barındırıyor. Türkiye, Brezilya ve Arjantin gibi ülkelerle ekonomik iş birliğini artırmaya çalışırken, popülist yönetimlerin öngörülemez politikaları ticaret akışını olumsuz etkileyebilir. Ayrıca, Latin Amerika’da yükselen milliyetçilik, Türkiye’nin Avrupa Birliği ve ABD ile ilişkilerine dolaylı yansıyabilir; zira benzer popülist dalgalar Avrupa’da da güç kazanıyor. Türkiye’nin bu kırılgan dengeyi iyi okuması hem savunma sanayii ihracatı hem de enerji iş birlikleri açısından kritik önem taşıyor.