Dünya genelinde ülkeler, savunma sanayisinden elektrikli araç bataryalarına kadar birçok ileri teknoloji ürününün vazgeçilmez hammaddesi olan nadir toprak elementlerinde Çin’e olan bağımlılığı kırmak için çabalıyor. Ancak bu çabalar, dost ülkelerle tedarik zincirleri kurma (friendshoring) ile tam stratejik özerklik hedefi arasındaki derin gerilim nedeniyle arzu edilen sonuçları vermekten uzak. Çin’in nadir toprak işlemedeki tekel konumu, küresel ekonomide arz güvenliği için ciddi bir risk oluştururken, Batılı ülkelerin uyguladığı politikalar henüz somut bir başarı sağlayamadı.
Çin’in hakimiyeti ve küresel bağımlılık
Nadir toprak elementleri; rüzgar türbinleri, cep telefonları, askeri jetler ve mıknatıslar gibi yüksek teknolojili ürünlerin ayrılmaz bir parçası. Çin, bu elementlerin küresel üretiminin yaklaşık yüzde 60’ını ve işleme kapasitesinin yüzde 90’ını elinde bulunduruyor. Bu durum, ülkeye nadir toprak tedarikinde eşsiz bir stratejik avantaj sağlıyor. Özellikle manyetit üretimindeki konsantrasyon, Çin’e arzı dilediği zaman kesme veya fiyatları manipüle etme gücü veriyor. Bu güç, 2010 yılında Japonya ile yaşanan adalar anlaşmazlığında nadir toprak ihracatını kısmasıyla ve 2023 yılında galyum ve germanyuma ihracat kontrolleri getirmesiyle somut şekilde gösterildi.
Bu duruma tepki olarak, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği başta olmak üzere pek çok ülke, nadir toprak arzını çeşitlendirmek için girişimler başlattı. ABD, Madencilik İnovasyonu ve Sorumlu Üretim için Enerji Bakanlığı programlarıyla yerli üretimi finanse ederken, AB de Kritik Hammaddeler Yasası ile 2030 yılına kadar stratejik hammaddelerin yüzde 10’unu kendi topraklarında çıkarmayı hedefliyor. Bu girişimler elbette savunma ve teknoloji sektörlerinde arz güvenliğini artırmayı amaçlıyor; ancak bu hedeflere ulaşmak hiç de kolay görünmüyor. Çünkü nadir toprak üretimi yüksek çevresel maliyetler ve uzun vadeli yatırımlar gerektiriyor. Yeni madenlerin açılması ve işleme tesislerinin kurulması onlarca yıl alabilirken, mevcut tesislerin çevresel standartlar nedeniyle kapanması bu süreci daha da karmaşık hale getiriyor.
Friendshoring mi, stratejik özerklik mi?
Küresel çeşitlendirme çabalarının başarısız olmasının altında yatan ana etken, iki farklı yaklaşım arasındaki çelişkidir. Bir yanda, ABD’nin ‘friendshoring’ olarak adlandırılan, müttefik ülkelerle tedarik zincirleri oluşturarak Çin’e olan bağımlılığı azaltma stratejisi yer alıyor. Bu yaklaşıma göre, dost ülkelerden yapılan tedarik arz güvenliğini artırırken, Çin ile ticari ilişkileri de tamamen koparmadan sürdürmeyi hedefliyor. Ancak bu strateji, dost ülkelerin de Çin’e olan bağımlılığını göz ardı ediyor. Örneğin ABD’nin en yakın müttefiki olan Avustralya, nadir toprak cevherlerini Çin’e işlenmek üzere göndermektedir. Avustralya, kendi işleme tesislerini kurmak için yatırım yapmış olsa da, bu tesisler hala büyük ölçüde Çin teknolojisi ve uzmanlığına ihtiyaç duyuyor.
Öte yandan, Avrupa Birliği ve özellikle Almanya, Fransa gibi ülkeler daha derin bir stratejik özerklik arayışında. Bu ülkeler, kritik minerallerde tamamen kendi kendine yeterliliği hedefliyor. Ancak bu hedef, ekonomik maliyetler ve yeşil dönüşüm hedefleriyle çelişiyor. Nadir toprak madenciliği ve işlemesi çevre üzerinde ciddi olumsuz etkiler yaratırken, Avrupa’nın katı çevre düzenlemeleri bu tür projelerin önündeki en büyük engel. Bu durum, Batı ülkelerinin bir yandan çevresel sürdürülebilirlik hedefleri diğer yandan arz güvenliği arasında bir denge kurmasını zorlaştırıyor. Dolayısıyla, hiçbir ülke tam bağımsızlık ya da sürdürülebilir bir çeşitlendirme sağlayamıyor.
Küresel etkiler ve çözüm arayışları
Bu başarısızlığın küresel sonuçları giderek daha belirgin hale geliyor. Yeşil enerji geçişi, değer zincirlerinin Çin’e olan bağımlılığını azaltma ihtiyacıyla yavaşlayabilir. Örneğin, elektrikli araç devrimi için kritik öneme sahip olan lityum-iyon bataryalar, nadir toprak elementleri ve diğer minerallere olan talebi artırıyor. Bu talebin karşılanamaması, enerji geçişinin maliyetini artırmakla kalmıyor, aynı zamanda projeleri geciktiriyor. Bu durum, iklim kriziyle mücadelede kolektif çabaları da olumsuz etkiliyor.
Uzmanlar, çözümün uluslararası iş birliğinden geçtiğini belirtiyor. Çin’in hakimiyetine karşı çıkmanın tek yolunun, bu ülkeyle belirli alanlarda iş birliği yapmak olduğunu savunan görüşler güçleniyor. Örneğin, geri dönüşüm teknolojileri ve alternatif malzemelerin geliştirilmesi, Çin’in doğal kaynaklara olan bağımlılığını azaltabilir. Ancak bu alanlardaki Ar-Ge yatırımları hala yetersiz kalmakta. Öte yandan, Çin’in ihracat kısıtlamalarına karşı Dünya Ticaret Örgütü’ne başvurular da sonuçsuz kalıyor; zira bu tür anlaşmazlıklar diplomatik krizlere yol açabiliyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, savunma sanayisinde dışa bağımlılığı azaltmaya çalışan ve yeşil enerji dönüşümünü hedefleyen bir ülke olarak bu küresel rekabetten doğrudan etkilenmektedir. Türkiye’nin elektrikli araç üretimine ve yenilenebilir enerji yatırımlarına hız vermesi, nadir toprak elementlerine olan talebi artıracaktır. Ancak Türkiye, bu alanda Çin’e olan bağımlılığını çeşitlendirme stratejileriyle yönetmek durumundadır. Ayrıca, Türkiye’nin sahip olduğu bor ve nadir toprak rezervlerini işleme kapasitesi, uzun vadede ülkeyi önemli bir oyuncu haline getirebilir. Bu nedenle, Türkiye’nin hem Batı hem de Doğu ile dengeli bir dış politika izleyerek bu alandaki fırsatları değerlendirmesi, ekonomik ve stratejik açıdan hayati önem taşımaktadır.