İklim değişikliğinin yol açtığı yıkımın maliyeti her geçen gün artarken, bu bedelin kimin tarafından karşılanması gerektiği tartışması, fosil yakıt şirketlerinin İran savaşı nedeniyle elde ettiği rekor kârlar ve Avrupa'yı kavuran orman yangınlarıyla birlikte ana akım siyasetin ve kamuoyunun gündemine oturdu. Artık sadece çevre aktivistlerinin değil, ekonomistlerin, siyasetçilerin ve hatta Uluslararası Para Fonu'nun (IMF) da dile getirdiği 'kirleten öder' ilkesi, iklim krizinin finansmanı için en çok tartışılan çözümlerden biri haline geldi. Peki, bu ilke ne anlama geliyor ve uygulanabilir mi?
Gelişmenin arka planı: Rekor kârlar ve aşırı hava olayları
Fosil yakıt devleri, İran'da yaşanan savaşın ardından petrol ve doğalgaz fiyatlarındaki keskin yükselişle birlikte tarihî kârlar açıklamaya devam ediyor. Bu kârlar, iklim değişikliğine en büyük katkıyı yapan sektörün, aynı zamanda bu krizin yıkıcı etkilerinden en çok kazanç sağlayan sektör olduğu gerçeğini bir kez daha gözler önüne serdi. Öte yandan, Avrupa genelinde etkili olan sıcak hava dalgaları ve orman yangınları, iklim krizinin artık uzak bir tehdit olmadığını, bugünün sorunu olduğunu acı bir şekilde hatırlattı. Bu tablo, toplumların 'Bu hasarın faturasını kim ödeyecek?' sorusunu sormasına neden oluyor.
Kirleten öder ilkesi, çevre politikasının temel taşlarından biri olarak kabul edilir. Bu ilkeye göre, çevreye zarar veren kişi veya kurumlar, bu zararın giderilmesi için gereken maliyeti üstlenmelidir. İklim değişikliği bağlamında bu, fosil yakıt üreticilerinin, neden oldukları karbon emisyonlarının yol açtığı zararlar için tazminat ödemesi anlamına geliyor. Son yıllarda, bu fikir, çeşitli ülkelerde iklim davalarına, karbon vergilerine ve emisyon ticaret sistemlerine ilham kaynağı oldu. Özellikle Avrupa Birliği'nin Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (SKDM) gibi uygulamalar, kirleten öder ilkesinin uluslararası ticarete yansıması olarak değerlendiriliyor.
Ancak bu yaklaşımın önünde ciddi engeller bulunuyor. Şirketlerin küresel operasyonları, farklı ülkelerdeki yasal düzenlemelerin çeşitliliği ve fosil yakıt bağımlılığının derinliği, bu ilkenin hayata geçirilmesini zorlaştırıyor. Ayrıca, enerji fiyatlarındaki artışın enflasyonu tetiklediği bir dönemde, karbon maliyetlerinin tüketiciye yansıması siyasi açıdan riskli bir adım olarak görülüyor. Yine de, bilim insanları ve ekonomistler, iklim değişikliğinin maliyetinin her geçen gün arttığını ve önlem almanın bedelinin, hareketsiz kalmanın bedelinden çok daha düşük olduğunu vurguluyor.
Bölgesel ve küresel boyut: Avrupa'dan dünyaya yayılan bir talep
Kirleten öder ilkesine yönelik talep yalnızca Avrupa ile sınırlı değil. Gelişmekte olan ülkeler, iklim krizinin en ağır yükünü taşımalarına rağmen, tarihsel olarak en az emisyon salımına katkıda bulunan ülkeler arasında yer alıyor. Bu ülkeler, gelişmiş ülkelerin ve çok uluslu şirketlerin iklim finansmanı konusunda daha fazla sorumluluk alması gerektiğini savunuyor. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) müzakerelerinde, 'kayıp ve hasar' fonu konusu, gelişmekte olan ülkelerin en önemli taleplerinden biri olarak öne çıkıyor. Bu fonun, iklim felaketlerinden zarar gören ülkelere mali destek sağlaması amaçlanıyor.
Öte yandan, fosil yakıt şirketlerinin bu yöndeki adımları genellikle 'yeşil aklama' (greenwashing) olarak nitelendiriliyor. Şirketler, karbon nötr hedefleri ve yenilenebilir enerji yatırımlarıyla gündeme gelse de, bu yatırımların toplam iş hacimlerindeki payı hâlâ oldukça düşük. Savaşlar ve enerji krizleri ise bu şirketlerin kârlarını daha da artırıyor. Bu durum, toplumda büyük bir öfke ve adaletsizlik duygusu yaratıyor. İklim aktivistleri, hükümetlerin fosil yakıt endüstrisine sağladığı sübvansiyonların kaldırılmasını ve şirketlerin çevresel etkilerinden sorumlu tutulmasını talep ediyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Bu gelişme, Türkiye'nin iklim politikaları ve ekonomik çıkarları açısından kritik bir dönemeçtir. Türkiye, Paris Anlaşması'nı onaylayarak 2053 net sıfır emisyon hedefini açıklamıştır; ancak bu hedefe ulaşmak için köklü bir enerji dönüşümü gerekmektedir. Kirleten öder ilkesinin küresel ölçekte yaygınlaşması, Türkiye'nin ihracatında önemli bir pazar olan Avrupa Birliği'nin SKDM gibi uygulamaları nedeniyle Türk sanayisini doğrudan etkileyecektir. Türkiye'nin, karbon yoğun üretim yapan sektörlerini bu yeni düzenlemelere uyum sağlayacak şekilde dönüştürmesi ve yenilenebilir enerji yatırımlarını hızlandırması gerekmektedir. Aksi takdirde, ihracatta rekabet gücünü kaybedebilir ve enerji ithalatına bağımlılığı nedeniyle ekonomik kırılganlığı artabilir. Bu nedenle, Türkiye'nin iklim değişikliğiyle mücadeleyi bir dış politika ve ekonomi meselesi olarak ele alması kaçınılmaz görünüyor.