Japonya devlet tahvili (JGB) getirileri neredeyse otuz yılın en yüksek seviyelerine tırmanırken, küresel yatırımcılar uzun süredir konuşulan bir riski yeniden gündeme getiriyor: Japonya'nın yurt dışında tuttuğu devasa sermayenin ülkeye geri dönme olasılığı. On yıllardır süren ultra gevşek para politikası ve negatif faiz oranları, Japon yatırımcıları daha yüksek getiri arayışıyla yurt dışına itmişti. Şimdi bu sermayenin geri çekilme ihtimali, küresel tahvil piyasaları, döviz kurları ve hisse senedi piyasaları üzerinde önemli etkiler yaratabilir.
Japonya'nın Getiri Eğrisi Kontrolü ve Son Gelişmeler
Japonya Merkez Bankası (BOJ), uzun yıllar boyunca getiri eğrisi kontrolü (YCC) politikası ile 10 yıllık tahvil getirisini sıfır civarında tutmaya çalıştı. Ancak enflasyonun hedefin üzerine çıkması ve küresel faiz oranlarındaki artış, BOJ'u politikasını kademeli olarak gevşetmeye zorladı. 2024 yılında negatif faiz politikasına son verilmesi ve tahvil alımlarının azaltılması, JGB getirilerinin yükselmesine yol açtı. 10 yıllık tahvil getirisi %1'in üzerine çıkarak 2013'ten bu yana en yüksek seviyeye ulaştı; 30 yıllık tahvil getirisi ise %2,5'i aşarak 1990'ların başından beri görülmeyen bir seviyeye geldi. Bu yükseliş, Japonya'nın uzun süredir devam eden deflasyonist baskılarının sona erdiğine dair artan bir inancı yansıtıyor.
Getirilerdeki bu artış, Japon yatırımcılar için yurt dışı yatırımların çekiciliğini azaltıyor. Japonya, dünyanın en büyük net alacaklı ülkesi konumunda. Japonya Maliye Bakanlığı verilerine göre, ülkenin yurt dışı varlıkları 2023 sonu itibarıyla 1,2 trilyon doları aşan bir büyüklüğe ulaştı. Bu varlıkların önemli bir kısmı ABD Hazine tahvilleri, Avrupa devlet tahvilleri ve yabancı hisse senetlerinde bulunuyor. Getiri farkı daraldıkça, Japon hayat sigortası şirketleri, emeklilik fonları ve bankalar portföylerini yeniden dengelemeye başlayabilir. Bu da yurt dışına çıkışların durması, hatta tersine dönmesi anlamına geliyor.
Repatriasyonun Küresel Piyasalara Olası Etkileri
Japon sermayesinin geri dönüşü, küresel finansal piyasalar için önemli bir şok dalgası yaratabilir. ABD Hazine tahvilleri, Japon yatırımcıların en büyük pozisyonlarından biri. Japonya, ABD'nin en büyük yabancı Hazine tahvili sahiplerinden biri olarak yaklaşık 1,1 trilyon dolar değerinde ABD borcu tutuyor. Eğer Japon kurumları bu tahvilleri satmaya başlarsa, ABD faiz oranları yükselebilir ve dolar üzerinde baskı oluşabilir. Benzer şekilde, Avustralya, Avrupa ve gelişmekte olan piyasalara yapılan yatırımlar da etkilenebilir. Avustralya tahvilleri, Japon yatırımcıların en çok tercih ettiği varlıklar arasında; getiri farkındaki değişim Avustralya faizlerini de yukarı çekebilir.
Ancak repatriasyonun hızı ve büyüklüğü konusunda belirsizlikler var. Japon yatırımcılar, yurt dışı getirilerin hâlâ cazip olduğunu düşünebilir. Örneğin, ABD 10 yıllık tahvil getirisi %4'ün üzerinde seyrederken, Japonya'da aynı vade %1 civarında. Ayrıca, Japon kurumsal yatırımcıların yurt dışı varlıklarını satmaları durumunda büyük kur farkı zararlarıyla karşılaşabileceği belirtiliyor. Yine de getiri farkı kapanmaya devam ederse, bu durum değişebilir. Uluslararası Para Fonu (IMF) ve özel bankalar, Japon sermayesinin kademeli olarak geri dönebileceğini, ancak ani bir çıkışın piyasalarda volatiliteyi artıracağını öngörüyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Japonya'daki getiri artışı ve olası sermaye repatriasyonu, Türkiye gibi gelişmekte olan piyasalar için dolaylı da olsa önemli sonuçlar doğurabilir. Küresel risk iştahı azalırsa, yükselen piyasalara yönelen sermaye akımları zayıflayabilir; bu da Türkiye'nin dış finansman ihtiyacını ve borçlanma maliyetlerini olumsuz etkileyebilir. Ayrıca, ABD Hazine tahvillerindeki satış baskısı küresel faizleri yukarı çekerse, Türkiye'nin eurobond getirileri de artabilir. Öte yandan, Japon yatırımcıların doğrudan Türkiye'deki varlıkları sınırlı olduğu için ani bir sermaye çıkışı riski düşük. Yine de jeopolitik ve ekonomik kırılganlıklar göz önüne alındığında, Türkiye'nin dış borç çevrimi ve cari açık finansmanı için küresel likidite koşulları kritik önemde. Bu gelişme, Türkiye'nin makroekonomik istikrarı için bir risk faktörü olarak izlenmeli.