Eski İsrail barış müzakerecisi Daniel Levy, Oslo sürecinde edindiği deneyimlerden yola çıkarak, İsrail-Filistin çatışmasının çözümüne dair çarpıcı itiraflarda bulunuyor. Levy, yıllar sonra fark ettiği en önemli gerçeğin, İsrail'in Filistinlilerle eşit koşullarda müzakere etmeye hiçbir zaman hazır olmadığı olduğunu söylüyor. Ona göre, İsrail'in barış sürecine yaklaşımı, Filistinlilerin toprak ve egemenlik taleplerini kabul etmek yerine, onları askeri ve ekonomik baskı altında tutarak kontrol altına almaya dayanıyordu.
Oslo sürecinin yanılgıları
Levy, Oslo Anlaşmaları'nın (1993) aslında Filistinlilere bağımsız bir devlet vaat etmediğini, aksine İsrail işgalini meşrulaştıran bir düzenek oluşturduğunu belirtiyor. İsrail'in müzakerelerde Filistin Yönetimi'ni bir ortak olarak değil, işgalin yükünü hafifleten bir taşeron olarak gördüğünü ifade ediyor. Bu durum, Filistinlilerin temel haklarına (dönüş hakkı, Kudüs'ün statüsü, yerleşim yerlerinin kaldırılması) ilişkin hiçbir ilerleme kaydedilememesine yol açtı.
Levy, İsrail toplumunda barış yanlısı olarak bilinen kesimlerin bile çoğunlukla Filistinlilerle eşitlik temelinde bir çözümü değil, daha ılımlı bir işgal biçimini savunduğunu vurguluyor. Ona göre, Oslo süreci, İsrail'in Filistin topraklarını fiilen ilhak etmesine zemin hazırlayan bir dizi anlaşmadan ibaretti. 1993-2000 arasında Batı Şeria'daki Yahudi yerleşimci sayısı iki katına çıktı; bu, sürecin ne kadar samimi olduğunun kanıtıydı.
Bugünkü durum ve uluslararası boyut
Levy, bugün gelinen noktada İsrail-Filistin çatışmasının iki devletli çözümünün artık fiziken imkânsız hale geldiğini savunuyor. Batı Şeria'da yüzlerce yerleşim birimi ve 700 bini aşkın yerleşimciyle, fiilen tek devlet gerçeği oluştu. Ancak bu tek devlette Filistinliler ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyor. Levy, uluslararası toplumun (özellikle ABD ve AB) bu duruma sessiz kaldığını, İsrail'e eleştirilerini dillendirse bile etkili bir yaptırım uygulamaktan kaçındığını belirtiyor.
Ona göre, İsrail'in iç siyaseti de barışı imkânsız kılıyor. Sağcı hükümetler, yerleşimci lobisinin etkisiyle toprak tavizine yanaşmazken, sol da askeri çözümden medet umuyor. Filistin tarafında ise siyasi bölünmüşlük (Hamas-Fetih ayrılığı) ve meşruiyet krizi, ortak bir müzakere pozisyonu oluşturmayı engelliyor. Levy'nin önerisi, iki devletli çözümün artık rafa kaldırılıp, tek devlette eşit vatandaşlık temelinde bir çözüm arayışına girilmesi yönünde. Ancak bunun için İsrail'in apartheid benzeri uygulamalarından vazgeçmesi ve uluslararası toplumun daha güçlü bir baskı kurması gerekiyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, Filistin davasına verdiği tarihsel destekle bölgede etkili bir aktör konumunda. Ankara, iki devletli çözümü savunmakla birlikte, Levy'nin analizinde işaret ettiği gibi bu çözümün giderek imkânsızlaştığı bir sürece tanıklık ediyor. Türkiye'nin Hamas ile kurduğu ilişkiler, hem Filistin iç siyasetinde hem de İsrail ile ilişkilerinde sık sık tartışma konusu oluyor. Levy'nin ortaya koyduğu gibi, eğer iki devletli çözüm artık geçerli değilse, Türkiye'nin bölgede insan hakları, eşit vatandaşlık ve uluslararası hukuk çerçevesinde yeni bir pozisyon geliştirmesi gerekebilir. Bu durum, Türkiye'nin İsrail ile son dönemde normalleşme adımları attığı bir dönemde, dış politika stratejisini yeniden gözden geçirmesini gerektirebilir. Aynı zamanda, Filistinlilerin maruz kaldığı insan hakları ihlalleri, Türk kamuoyunda hassasiyetle takip edilen bir konu olarak Ankara'nın bu alandaki söylemini güçlendirmesine yol açabilir.