İsrail yönetimi, Lübnan topraklarından çekilmesinin ancak Hizbullah'ın tamamen silahsızlandırılması halinde mümkün olacağını açıkladı. Tel Aviv'in bu tutumu, Lübnan ile İsrail arasında yıllardır devam eden sınır gerginliklerini yeniden alevlendirirken, bölgesel dengeleri de etkileme potansiyeli taşıyor. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, yaptığı yazılı açıklamada, 'Lübnan'da istikrar ancak Hizbullah'ın askeri kanadının lağvedilmesi ve İran destekli milislerin sınırdan uzaklaştırılmasıyla sağlanabilir' ifadelerini kullandı. Açıklama, Birleşmiş Milletler arabuluculuğunda yürütülen dolaylı müzakerelerin tıkandığı bir döneme denk geldi.
Gelişmenin arka planı
2006 yılında yaşanan 34 günlük savaşın ardından Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin 1701 sayılı kararıyla bir ateşkes sağlanmıştı. Karar, Hizbullah'ın silahsızlandırılmasını ve Litani Nehri'nin güneyinde İsrail ordusu dışında hiçbir silahlı gücün bulunmamasını öngörüyordu. Ancak Hizbullah, bu karara rağmen varlığını sürdürdü ve İran'ın desteğiyle roket ve füze kapasitesini önemli ölçüde artırdı. İsrail, son yıllarda Lübnan'ın güneyinde Hizbullah'ın hassas güdümlü füzeler konuşlandırdığını iddia ediyor. İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant, 'Hizbullah'ın sınıra yakın bölgelerdeki varlığı, ülkemizin kuzeyindeki şehirler için doğrudan bir tehdit oluşturuyor' dedi.
Lübnan hükümeti ise İsrail'in bu talebini egemenlik ihlali olarak nitelendiriyor. Lübnan Dışişleri Bakanı Abdallah Bou Habib, 'İsrail'in Lübnan'ın iç işlerine karışma hakkı yoktur. Hizbullah, Lübnan siyasetinin bir parçasıdır' açıklamasını yaptı. Beyrut, İsrail'in bir an önce çekilmesi gerektiğini ancak silahsızlanma konusunun ulusal diyalog yoluyla çözülmesi gerektiğini savunuyor. Bu arada Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Gücü (UNIFIL) bölgede ateşkesi izlemeye devam ediyor.
Bölgesel ve küresel boyut
İsrail'in bu açıklaması, sadece Lübnan-İsrail sınırını değil, tüm Ortadoğu'yu etkileyecek bir krize işaret ediyor. Hizbullah'ın silahsızlandırılması, İran'ın bölgedeki nüfuzunu zayıflatma hedefiyle örtüşüyor. Tahran, Hizbullah'ı stratejik bir müttefik olarak görüyor ve bu gruba askeri, lojistik ve finansal destek sağlıyor. İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Nasser Kanaani, 'İsrail'in bu tür iddiaları, bölgedeki gerilimi artırmaktan başka bir işe yaramaz' diyerek Tel Aviv'i suçladı. ABD ise İsrail'in güvenlik kaygılarını anlayışla karşılarken, diplomatik çözüm çağrısında bulunuyor. Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, 'İsrail'in meşru savunma hakkını destekliyoruz ancak kapsamlı bir savaşın hiçbir tarafa fayda sağlamayacağını düşünüyoruz' ifadelerini kullandı.
Avrupa Birliği, iki devletli çözüm çerçevesinde kalıcı barışın önemine vurgu yaparken, Arap Birliği İsrail'in tutumunu kınadı. Suudi Arabistan, sözlü bir açıklamayla Lübnan'ın toprak bütünlüğünü ve egemenliğini desteklediğini bildirdi. Rusya ise tarafları itidal çağrısında bulunarak, BM Güvenlik Konseyi'nin 1701 sayılı kararının tam olarak uygulanması gerektiğini belirtti. Suriye'deki durumun da etkisiyle bölge, İsrail ile İran destekli gruplar arasında bir vekalet savaşına sahne oluyor. Uzmanlar, Hizbullah'ın İsrail'e karşı elinde yaklaşık 150.000 roket ve füze bulunduğunu tahmin ediyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, Lübnan'daki istikrarsızlığın doğrudan etkilendiği ülkelerden biri. İsrail'in talebi, Doğu Akdeniz'deki enerji kaynakları ve deniz yetki alanları tartışmalarını da yeniden gündeme getirebilir. Ankara, bir yandan Hizbullah'ı terör örgütü olarak görmese de, Lübnan'ın egemenliğine saygı duyulması gerektiğini savunuyor. Öte yandan, İsrail ile ilişkilerin normalleşmesi sürecinde bu tür bir kriz, Türkiye'nin Arabuluculuk rolünü zorlaştırabilir. Türkiye'nin özellikle Lübnan'daki Filistinli mülteciler ve Türkmen toplulukları açısından hassasiyeti bulunuyor. Bu nedenle Ankara'nın, tansiyonun düşürülmesi için BM nezdinde girişimlerde bulunması ve iki ülke arasında dengeli bir diplomatik hat izlemesi bekleniyor. Aksi takdirde, bölgesel güvenlik dinamikleri Türkiye'nin aleyhine gelişebilir.