İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD Başkanı Donald Trump'a İran'ın 'şer imparatorluğu' olarak nitelendirdiği yayılmacı politikalarına karşı kararlı duruşu için teşekkür etti. Netanyahu, Trump ile yaptığı telefon görüşmesinde, İran'ın bölgedeki istikrarsızlaştırıcı faaliyetlerine karşı Washington'un desteğinin kritik önem taşıdığını vurguladı. İki lider, Tahran'ın nükleer programı ve bölgesel müttefikleri aracılığıyla yürüttüğü vekalet savaşlarını ele aldı. Netanyahu, Trump'ın İran'a yönelik maksimum baskı politikasını överken, İsrail'in kendini savunma hakkını saklı tuttuğunu belirtti. Bu açıklamalar, ABD ve İsrail arasındaki stratejik ittifakın bir kez daha teyit edilmesi olarak yorumlanıyor.
Gelişmenin arka planı
Netanyahu'nun açıklamaları, İran'ın bölgesel nüfuz mücadelesinin yoğunlaştığı bir döneme denk geldi. Tahran yönetimi, Suriye, Irak, Lübnan ve Yemen'deki müttefik gruplar aracılığıyla etki alanını genişletme çabasında. Özellikle Suriye'de Beşar Esad rejimini destekleyen İran Devrim Muhafızları, İsrail sınırına yakın bölgelerde askeri varlığını artırdı. İsrail, bu gelişmelere karşı son aylarda Suriye topraklarındaki İran hedeflerine yönelik hava saldırılarını sıklaştırdı. Trump döneminde ABD'nin 2018'de nükleer anlaşmadan çekilmesi ve İran'a yönelik yaptırımları yeniden uygulamaya koyması, Tel Aviv ile Tahran arasındaki gerilimi daha da tırmandırdı.
Netanyahu'nun 'şer imparatorluğu' ifadesi, İran'ı bölgesel bir tehdit olarak tanımlayan İsrail söyleminin bir parçası. Tel Aviv, İran'ın nükleer silah kapasitesine ulaşmasını 'varoluşsal bir tehdit' olarak görüyor. Trump'ın İran'a yönelik 'maksimum baskı' politikası İsrail tarafından desteklenirken, bu politikaların başarısı konusunda farklı değerlendirmeler mevcut. Bazı analistler, yaptırımların İran ekonomisi üzerinde ağır bir etki yarattığını ancak Tahran'ın nükleer ve bölgesel faaliyetlerini durdurmaya yetmediğini ileri sürüyor.
Bölgesel veya küresel boyut
İsrail-ABD ittifakının İran karşısındaki bu dayanışması, Ortadoğu'daki güç dengesini etkiliyor. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi Körfez ülkeleri de İran'ın bölgesel yayılmacılığından endişe duyuyor. Ancak bu ülkeler, aynı zamanda Çin ve Rusya'nın bölgede artan nüfuzuna karşı dengeli bir dış politika izlemeye çalışıyor. ABD'nin Ortadoğu'daki askeri varlığını azaltma eğilimi, müttefik ülkelerde güvenlik endişelerine yol açıyor. Öte yandan, İran'ın nükleer programına ilişkin müzakerelerin yeniden başlatılması için uluslararası çabalar sürüyor. Netanyahu'nun Trump'a teşekkürü, kısa vadede İran'a yönelik baskının devam edeceği sinyalini verirken, uzun vadede diplomatik çözüm arayışlarını zorlaştırabilir.
Bölgesel gerilim, İran destekli Yemen'deki Husilerin Kızıldeniz'de ticari gemilere yönelik saldırılarıyla daha da karmaşık hale geliyor. ABD ve İngiltere, Husilere karşı askeri operasyonlar düzenlerken, İsrail de dolaylı olarak bu krizden etkileniyor. Netanyahu'nun Trump'ın 'İran'ın şer imparatorluğu' tanımlamasına atıfla yaptığı açıklamalar, iki ülke arasındaki ideolojik yakınlaşmayı yansıtıyor. Ancak ABD iç siyasetinde Trump'ın yeniden seçilme olasılığı, İran politikasının sürekliliği konusunda belirsizlik yaratıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
İsrail-ABD ekseninin İran'a karşı sertleşen tutumu, Türkiye'nin bölgesel politikalarını doğrudan etkilemektedir. Ankara, Tahran ile ekonomik ve enerji işbirliğini sürdürürken, aynı zamanda Suriye ve Irak'ta İran'ın nüfuzuna karşı temkinli bir denge politikası izlemektedir. ABD'nin İran'a yönelik maksimum baskı politikası, Türkiye'nin enerji maliyetlerini artırabileceği gibi, sınır komşusu İran ile ticaretini de sınırlayabilir. Öte yandan, İsrail ile son yıllarda normalleşme adımları atan Türkiye, bu süreçte Washington ve Tel Aviv arasındaki yakınlaşmadan olumlu etkilenebilir. Ancak Türkiye, İran'ın bölgesel yayılmacılığına karşı Batı ile tam bir uyum içinde olmaktan ziyade, kendi ulusal çıkarları doğrultusunda hareket etmeyi tercih etmektedir. Bu gelişme, Türk dış politikasının çok boyutlu yapısını bir kez daha göstermektedir.