İsrail'in bölgesel güvenlik vizyonunun temelinde, komşu Arap devletlerinin zayıf kalmasını sağlamak yatıyor. Middle East Eye'da yayımlanan bir analize göre, Tel Aviv yönetimi, kendi güvenliğini Arap ülkelerinin askeri ve ekonomik kapasitelerini sınırlı tutarak koruyabileceğine inanıyor. Bu strateji, özellikle Gazze savaşı sonrası bölgesel dengelerin yeniden şekillendiği bir dönemde, İsrail'in dış politikasının merkezinde yer alıyor.
Stratejinin Arka Planı
İsrail'in kuruluşundan bu yana güvenlik doktrini, çevresindeki Arap devletlerinin bir araya gelerek oluşturabileceği bir tehdit algısı üzerine kurulu. Ancak 2020'de imzalanan Abraham Anlaşmaları ile bazı Körfez ülkeleriyle ilişkilerin normalleşmesi, bu algıyı kısmen değiştirdi. Yine de analiz, İsrail'in hâlâ Arap devletlerinin güçlenmesini kendi güvenliğine bir tehdit olarak gördüğünü ve bu nedenle bölgede istikrarsızlığı sürdürme eğiliminde olduğunu öne sürüyor. Özellikle Suriye, Lübnan ve Irak gibi ülkelerdeki zayıf merkezi otoriteler, İsrail'in sınır güvenliği için bir tampon bölge işlevi görüyor. Analizde, İsrail'in bu ülkelerdeki istikrarsızlığın devamını kendi çıkarlarına uygun bulduğu belirtiliyor.
Tarihsel olarak, İsrail'in 1967 savaşı sonrası işgal ettiği topraklarda uyguladığı politikalar, Arap devletlerinin askeri kapasitesini sınırlamaya yönelikti. 1979'da Mısır ile imzalanan Camp David Anlaşması, Mısır'ın bölgedeki en güçlü Arap ordusunu etkisiz hale getirirken, İsrail'e güney sınırında güvence sağladı. Benzer şekilde, Ürdün ile 1994'te imzalanan barış anlaşması da Ürdün'ün askeri gücünü dengelemeye yönelikti. Ancak son yıllarda, özellikle İran'ın bölgesel etkisinin artması ve vekil gruplar aracılığıyla yürüttüğü mücadele, İsrail'in güvenlik hesaplarını daha da karmaşık hale getirdi. Analiz, İsrail'in Arap devletlerini zayıf tutma stratejisinin, İran'ın yayılmacı politikalarına karşı bir denge unsuru olarak da görülebileceğini, ancak bunun uzun vadede bölgesel istikrarsızlığı körükleyebileceğini vurguluyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
İsrail'in bu stratejisi, ABD'nin bölgedeki çıkarlarıyla da yakından ilişkili. Washington, geleneksel olarak İsrail'in güvenliğini desteklerken, Arap devletleriyle de güçlü ilişkiler sürdürmeye çalışıyor. Ancak son dönemde ABD'nin Orta Doğu'dan kısmen çekilme eğilimi ve Çin'in bölgedeki etkisini artırması, İsrail'in manevra alanını genişletmiş görünüyor. Analize göre, İsrail'in Arap devletlerini zayıf tutma politikası, bölgede kalıcı bir barışın önündeki en büyük engellerden biri. Zayıf Arap devletleri, Filistin sorununa adil bir çözüm bulunmasını da zorlaştırıyor; çünkü bu devletler, İsrail'e karşı ortak bir baskı oluşturamıyor. Öte yandan, Suudi Arabistan ve BAE gibi Körfez ülkeleri, ekonomik ve askeri kapasitelerini artırarak bölgesel denklemde daha fazla söz sahibi olmak istiyor. Bu durum, İsrail'in uzun vadeli çıkarlarıyla çelişebilir.
Uzmanlar, İsrail'in bu stratejisinin sürdürülebilir olmadığını belirtiyor. Arap devletlerinin ekonomik ve askeri olarak güçlenmesi, kaçınılmaz bir trend olarak görülüyor. Özellikle Suudi Arabistan'ın Vizyon 2030 planı ve BAE'nin askeri modernizasyon çabaları, bölgesel güç dengesini değiştirebilir. Ayrıca, Arap Baharı sonrası ortaya çıkan istikrarsızlık, İsrail'in kısa vadeli güvenlik ihtiyaçlarını karşılasa da uzun vadede radikal grupların güçlenmesine zemin hazırladı. Analiz, İsrail'in bu politikasının Filistin meselesini çözümsüz bırakarak bölgesel barışı baltaladığını ve uluslararası toplum nezdinde İsrail'in meşruiyetini zayıflattığını savunuyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
İsrail'in Arap devletlerini zayıf tutma stratejisi, Türkiye'nin bölgesel çıkarlarını doğrudan etkiliyor. Ankara, son yıllarda Arap dünyasıyla ilişkilerini normalleştirme ve bölgesel istikrarı güçlendirme çabasında. Zayıf Arap devletleri, Türkiye'nin bölgesel liderlik iddiasını zorlaştırırken, İran'ın etkisini dengeleme çabalarını da sekteye uğratıyor. Ayrıca, İsrail'in bu politikası, Filistin davasında Türkiye'nin savunuculuğunu daha da önemli kılıyor. Türkiye, bölgesel güvenlik mimarisinde Arap devletlerinin güçlenmesini destekleyerek, İsrail'in tek taraflı dayatmalarına karşı bir denge unsuru oluşturabilir. Ancak bu, İsrail ile yürütülen hassas normalleşme sürecini de etkileyebilir. Türkiye'nin, bölgesel istikrarı önceliklendiren bir diplomasi izlemesi, uzun vadede hem ekonomik hem de güvenlik açısından faydalı olacaktır.