İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda yaptığı sert konuşmayla Tahran'ın temel ikilemini ortaya koydu: Nükleer programı üzerinden Batı ile yürütülecek müzakerelerde, ödün vermeden nasıl bir çıkış yolu bulunabilir? Pezeşkiyan'ın konuşması, İran'ın siyasi ve stratejik çıkmazını uluslararası kamuoyuna ilan etmesi olarak yorumlandı.
Konuşmanın Arka Planı: Diplomatik Baskı ve İç Siyaset
Pezeşkiyan, BM kürsüsünden yaptığı açıklamada İran'a yönelik yaptırımların haksız olduğunu savundu ve ülkesinin nükleer programının barışçıl olduğunu yineledi. Ancak bu sert söylem, İran'ın uluslararası toplumla yaşadığı derin güven bunalımını daha da görünür kıldı. Tahran'ın nükleer anlaşmadan (JCPOA) kaynaklanan yükümlülüklerini kademeli olarak askıya alması, uranyum zenginleştirme oranını %60'a kadar çıkarması ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) ile denetim işbirliğini kısıtlaması, bu sürecin en somut göstergeleri oldu.
İran'daki reformist kanadı temsil eden Pezeşkiyan, seçim kampanyasında Batı ile ilişkilerin onarılması ve yaptırımların kaldırılması vaadinde bulunmuştu. Ancak göreve gelmesinin ardından, ülkedeki Muhafazakâr kanadın ve Devrim Muhafızları'nın etkisiyle karar alma mekanizmalarında sıkışmış durumda. BM konuşmasında sergilediği sert tavır, bir yandan iç siyasetteki radikal unsurlara taviz vermediğini gösterirken, diğer yandan Batı'ya "masaya güçlü oturuyorum" mesajı verme amacı taşıyor. Ne var ki bu denge siyaseti, İran'ın ekonomik darboğazını aşmasına yetmiyor.
ABD yönetimi, İran'ın nükleer programına ilişkin müzakerelerde doğrudan temas kanallarını açık tutsa da, Tahran'ın özellikle Suriye ve Irak'taki vekil güçleri üzerinden yürüttüğü bölgesel faaliyetler, Batı başkentlerindeki güvensizliği artırıyor. İran'ın Rusya'ya insansız hava aracı tedarik etmesi ve Çin ile imzaladığı 25 yıllık kapsamlı işbirliği anlaşması, Batı'nın Tahran'a yönelik baskı politikasını daha da sıkılaştırmasına neden oluyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut: Yaptırımlar, Petrol ve Güç Dengesi
İran'ın BM'deki çıkışı, sadece nükleer meseleyle sınırlı değil. Tahran, ABD yaptırımları nedeniyle petrol ihracatını önemli ölçüde kaybetmiş durumda; ancak Çin'e yapılan kaçak sevkiyatlar, ekonomiyi ayakta tutan can damarı olmayı sürdürüyor. İran'ın OPEC içindeki etkisi azalmış olsa da, Hürmüz Boğazı üzerinden küresel petrol arzına yönelik tehdit algısı, enerji piyasalarında dalgalanmalara yol açmaya devam ediyor.
Öte yandan İran'ın Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ve BRICS gibi yapılarda daha aktif rol alması, Batı'nın diplomatik izolasyon çabalarını boşa çıkarma amacını taşıyor. Ancak bu girişimler, İran ekonomisinin yapısal sorunlarını çözmekten uzak. Riyal'in tarihi düşük seviyelere gerilemesi, enflasyonun %40'ın üzerinde seyretmesi ve genç işsizliğinin yüksekliği, Tahran'ın önündeki en acil başlıklar olarak duruyor.
Pezeşkiyan'ın BM konuşması, Batılı güçler nezdinde yeni bir müzakere turu başlatma sinyali olarak da okunabilir. Ancak İran'ın "teslimiyet" olarak algılanabilecek herhangi bir adımdan kaçınması, diplomatik esnekliğini daraltıyor. Tahran, nükleer programını bir pazarlık kozu olarak kullanırken, aynı zamanda bu programı askıya alarak yaptırımların kalkmasını sağlamak arasında sıkışmış durumda. Bu ikilem, İran'ın bölgedeki nüfuzunu koruma ve içerideki siyasi istikrarı sürdürme hedefleriyle birleşince, çözümü giderek zorlaşan bir denklem ortaya çıkıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
İran'ın nükleer müzakerelerdeki açmazı, Türkiye'yi doğrudan ilgilendiriyor. Komşu ülkedeki siyasi ve ekonomik istikrarsızlık, Türkiye'nin güvenlik ve ticaret çıkarlarını yakından etkiliyor. Yaptırımların sürmesi, Türkiye-İran arasındaki enerji ticaretini ve sınır güvenliğini zorlaştırıyor. Öte yandan İran'ın olası bir nükleer silah kapasitesine ulaşması, bölgesel bir silahlanma yarışını tetikleyerek Türkiye'nin güvenlik hesaplarını yeniden şekillendirebilir. Ankara, hem Batı müttefikleriyle ilişkilerini korumak hem de İran ile diplomatik kanalları açık tutmak arasında hassas bir denge yürütüyor.