İran'da savaşın başlamasının üzerinden 100 gün geçti. Bu süre zarfında İslam Cumhuriyeti, uluslararası gözlemciler tarafından 'yüzeyde istikrarlı' olarak tanımlanıyor. Ancak bu istikrar görüntüsünün altında, ekonominin ağır yükü, toplumsal huzursuzluğun derinleşmesi ve yönetimin artan baskıcı politikaları, sistemin kırılganlığını gözler önüne seriyor. Savaşın yol açtığı insani ve mali maliyet, Tahran yönetimini her geçen gün daha zorlu bir sınavla karşı karşıya bırakıyor.
Gelişmenin Arka Planı
Savaş, İran'ın bölgesel nüfuzunu artırma hedefiyle başlattığı askeri operasyonlar sonucu patlak vermişti. Ancak çatışmaların 100. gününde, İran ordusunun sahadaki başarıları sınırlı kalırken, ülke içindeki ekonomik dengeler altüst oldu. Petrol fiyatlarındaki dalgalanma, uluslararası yaptırımların sıkılaşması ve savaş harcamalarının devasa boyutu, enflasyonu rekor seviyelere taşıdı. Rial, savaş öncesine kıyasla değerinin yüzde 40'ından fazlasını kaybetti. Temel gıda maddelerine erişim zorlaşırken, işsizlik oranı yüzde 20'ye dayandı. Bu ekonomik çöküş, toplumun her kesiminde derin bir memnuniyetsizlik yaratıyor.
Öte yandan, yönetim muhalif sesleri susturmak için baskı mekanizmalarını giderek artırıyor. İnsan hakları örgütlerine göre, savaşın başlamasından bu yana 5 binin üzerinde gösterici, gazeteci ve siyasi aktivist gözaltına alındı. İnternet kısıtlamaları ve sosyal medya sansürü, bağımsız haberciliğin önünü kesmiş durumda. Rejim, toplumsal hoşnutsuzluğu bastırmak için dini söylemi ve milliyetçi propagandayı yoğun bir şekilde kullanıyor. Ancak bu çabalar, halkın rejime olan güvenini onarmaya yetmiyor.
Bölgesel veya Küresel Boyut
İran'daki bu istikrarsızlık, yalnızca iç dinamiklerle sınırlı kalmıyor; bölgesel ve küresel dengeleri de etkiliyor. Savaşın uzaması, Basra Körfezi'nde ticari gemilere yönelik tehditleri artırdı ve küresel enerji piyasalarında belirsizlik yarattı. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri, İran'ın zayıflamasını fırsat bilerek bölgesel nüfuzlarını genişletmeye çalışıyor. Bu durum, Yemen ve Suriye'deki vekalet savaşlarını da derinleştiriyor. ABD ve Avrupa Birliği, Tahran'a yönelik yaptırımları sıkılaştırarak rejimi çökertmeyi hedefliyor. Ancak Çin ve Rusya, İran'a askeri ve ekonomik destek sağlayarak Batı'nın bu planlarını boşa çıkarmaya çalışıyor. İran'daki kriz böylece bir düvel-i muazzama çatışmasına dönüşmüş durumda.
Analistler, İran'da rejimin çöküşünün kısa vadede beklenmediğini, ancak mevcut gidişatın uzun süre sürdürülemeyeceğini belirtiyor. Toplumsal patlama riski, yönetimi reformlara zorlayabilir veya daha baskıcı bir döneme sürükleyebilir.
Türkiye Açısından Değerlendirme
İran'daki gelişmeler, Türkiye için çok boyutlu sonuçlar doğurabilir. İran'ın zayıflaması, Türkiye'nin Kafkasya ve Orta Doğu'daki bölgesel nüfuzunu dolaylı olarak artırabilir. Ancak istikrarsız bir İran, özellikle terör ve göç başta olmak üzere güvenlik risklerini de beraberinde getiriyor. Ayrıca Türkiye'nin enerji ihtiyacının önemli bir kısmını karşıladığı İran ile ticari ilişkileri, yaptırımlar ve savaş nedeniyle zaten sekteye uğramış durumda. Ankara, bir yandan Tahran'la diyaloğu sürdürürken, diğer yandan Washington ve Brüksel'le uyumlu bir politika izlemek zorunda. Bu hassas denge, Türk dış politikasının önümüzdeki dönemdeki en kritik sınavlarından biri olacak.