ABD Başkanı Donald Trump'ın “derin devlet”e karşı yürüttüğü savaş, doğrudan Orta Doğu'daki hezimetine yol açtı. İran'ın nükleer programını durdurma ve bölgesel etkisini sınırlama çabaları, başkanın kendi istihbarat ve güvenlik kurumlarına yönelik tasfiyeleri nedeniyle akamete uğradı. Bu otopside, Tahran'ın nasıl bu kadar güçlendiği ve Washington'ın neden başarısız olduğu inceleniyor.
Arka Plan: “Derin Devlet” Savaşının Yıkıcı Sonuçları
Trump yönetimi, göreve geldiği ilk günden itibaren “derin devlet” olarak adlandırdığı bürokratik yapıyı hedef aldı. Dışişleri Bakanlığı, CIA ve Savunma Bakanlığı'ndaki kariyerli uzmanlar ya istifa ettirildi ya da gözden düştü. Bu tasfiyeler, İran politikasının tutarlılığını bozdu. 2018'de Trump'ın tek taraflı olarak İran nükleer anlaşmasından (JCPOA) çekilmesi, müttefiklerin güvenini sarstı ve Tahran'ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerini hızlandırmasına zemin hazırladı. Aynı dönemde, İran'ın bölgesel vekil ağını (Irak, Suriye, Yemen, Lübnan) genişletmesi engellenemedi.
2020'de Kasım Süleymani'nin öldürülmesi, askeri bir başarı gibi sunulsa da, stratejik bir çıkış planı olmadığı için İran'ın misilleme kapasitesini artırdı. Irak parlamentosu ABD askerlerinin çekilmesi yönünde karar aldı; Tahran, Irak'taki siyasi nüfuzunu daha da pekiştirdi. Trump'ın “maksimum baskı” politikası, İran ekonomisini zayıflatmak yerine, rejimin iç baskıyı artırmasına ve nükleer programı gizli yürütmesine olanak tanıdı. Uzmanlar, istihbarat raporlarının siyasi amaçlarla çarpıtılmasının, İran'ın nükleer eşiğe yaklaşmasını engelleyemediğini belirtiyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
İran'ın nükleer programındaki ilerleme, sadece ABD için değil, İsrail ve Suudi Arabistan için de varoluşsal bir tehdit oluşturuyor. 2021'de Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA), İran'ın %60 saflıkta uranyum zenginleştirdiğini doğruladı; bu oran, silah üretimi için gereken %90'a oldukça yakın. Tahran, nükleer silaha sahip olmadığını savunsa da, bölgedeki güç dengesi değişti. İsrail, İran'ın nükleer tesislerine yönelik sabotaj ve suikastlerle karşılık veriyor; ancak bu taktikler, programı sadece birkaç yıl geciktirebiliyor.
Rusya ve Çin, İran ile askeri ve ekonomik işbirliğini derinleştirdi. 2021'de imzalanan 25 yıllık kapsamlı anlaşma, Çin'in İran'a yatırım yapmasını ve petrol almasını öngörüyor. Rusya ise Suriye'deki varlığını İran'la koordineli yürütüyor. Bu eksen, ABD'nin yaptırımlarını delmek için bir alternatif oluşturdu. Orta Doğu'da ABD'nin müttefikleri (İsrail, Körfez ülkeleri) güvenlik garantileri konusunda endişeli. Avrupa Birliği, nükleer anlaşmayı canlandırmaya çalışsa da, ABD'nin yaptırımları nedeniyle etkisiz kaldı.
Trump'ın “derin devlet” savaşı, istihbarat ve diplomasi arasındaki koordinasyonu bozarak, İran'ın lehine bir ortam yarattı. Kariyerli uzmanların yerine ideolojik atamaların getirilmesi, kriz yönetimini felç etti. Örneğin, 2019'da İran'ın ABD insansız hava aracını düşürmesi sonrasında, misilleme seçenekleri arasında tutarsız mesajlar verildi. Bu kaos, Tahran'a cesaret verdi. Ayrıca, Suudi Arabistan'a yönelik 2019 Aramco saldırısına yanıt verilememesi, ABD caydırıcılığının çöktüğünü gösterdi.
Türkiye Açısından Değerlendirme
İran'ın nükleer programındaki ilerleme ve ABD'nin bölgedeki etkisinin azalması, Türkiye için hem risk hem fırsat barındırıyor. Türkiye, İran ile ticari ilişkilerini sürdürürken, NATO müttefiki ABD ile dengeyi korumak zorunda. İran'ın nükleer silah kapasitesine ulaşması, bölgesel yarışı tetikleyebilir ve Türkiye'yi de savunma önlemleri almaya itebilir. Öte yandan, ABD'nin Orta Doğu'dan çekilmesi, Türkiye'nin bölgesel liderlik iddiasını güçlendirebilir. Ancak İran'ın vekil ağları (özellikle PKK/YPG ile ilişkisi) Türkiye'nin güvenliği için tehdit oluşturmaya devam ediyor. Ankara, nükleer anlaşmanın canlandırılmasını ve İran'ın programının uluslararası denetime tabi tutulmasını destekliyor; aksi halde Orta Doğu'da yeni bir silahlanma yarışı kaçınılmaz görünüyor.