Sermaye sınırlıdır, siyasi ilgi alanı sınırlıdır, kamuoyunun endişesi de. Bu yıl şimdiye dek, her üçü de normalden daha fazla zorlandı: Güvenlik harcamaları, piyasa oynaklığı ve şimdi de gezegenin zıt uçlarında aynı anda yaşanan felaketler. İklim değişikliği, küresel kaynakların daha da daraldığı bir dönemde kendini hatırlatıyor. Bugün dünya, bir yandan savaşların ve ekonomik belirsizliklerin gölgesinde, bir yandan da rekor sıcaklıklar, kuraklık, sel ve yangınlarla boğuşuyor. Bu durum, uluslararası toplumun sınırlı kaynaklarını nasıl tahsis etmesi gerektiği sorusunu yeniden gündeme getiriyor.
Kaynaklar için artan rekabet
Küresel sermaye, hükümet bütçeleri ve kamuoyu dikkati, sınırlı kaynaklardır. 2025 yılına girerken, bu kaynakların talebi her zamankinden yüksek. Rusya-Ukrayna savaşı, Orta Doğu'daki çatışmalar ve Asya-Pasifik'teki gerilimler, savunma harcamalarını artırdı. Bununla birlikte, merkez bankalarının faiz oranlarındaki belirsizlikler, enflasyon ve yavaşlayan küresel ekonomi, yatırımcıları temkinli olmaya itiyor. Tam da bu noktada, iklim değişikliğinin şiddetlendirdiği felaketler sıraya giriyor. Bir yanda Hindistan ve Pakistan'da kavurucu sıcak dalgaları binlerce can alırken, diğer yanda Güney Amerika'da benzeri görülmemiş seller yüz binleri yerinden ediyor. Avrupa'da orman yangınları, Afrika'da kuraklık. Her bir felaket, acil insani yardım ve uzun vadeli uyum yatırımları gerektiriyor, ancak bütçeler daralıyor.
Uluslararası Enerji Ajansı'nın (IEA) son raporuna göre, iklim değişikliğiyle mücadele için gereken yıllık yatırım 2030 yılına kadar 4 trilyon doları bulacak. Oysa şu an bu rakamın yalnızca dörtte biri kadar bir kaynak ayrılabiliyor. Savaş harcamaları, küresel GSYH'nin yüzde 2,5'ine yaklaşırken, iklim harcamaları yüzde 1'in altında kalıyor. Bu eşitsizlik, siyasi liderlerin önceliklerini sorgulatıyor. Üstelik kamuoyu da dikkatini dağıtmış durumda: Anketler, insanların savaş ve ekonomi kaygılarının, iklim değişikliğine olan ilgiyi geçici de olsa gölgelediğini gösteriyor.
Eşzamanlı felaketlerin küresel etkisi
Bu yıl, iklim felaketlerinin eşzamanlılığı dikkat çekiyor. Şubat ayında Güney Kaliforniya'da yaşanan rekor yağışlar ve seller, milyarlarca dolarlık hasara yol açtı. Aynı hafta, Brezilya'nın güneyindeki sel felaketi 100'den fazla kişinin ölümüne neden oldu. Mart ayında ise Avustralya'nın doğu kıyısı, tropikal siklonların vurduğu bölgelerde olağanüstü hal ilan etti. Bu felaketler, yalnızca insani krizler değil, aynı zamanda küresel tedarik zincirlerinde aksamalara, emtia fiyatlarında dalgalanmalara ve sigorta primlerinin artmasına yol açıyor. Örneğin, Hindistan buğday ihracatını kısıtlarken, dünya gıda fiyatları yükseliyor.
Bölgesel boyutta ise, iklim değişikliği güvenlik risklerini artırıyor. Su kıtlığı, kuraklık ve verimli toprakların azalması, özellikle Ortadoğu ve Afrika'da göç ve çatışma potansiyelini körüklüyor. BM Mülteciler Yüksek Komiserliği'ne göre, iklim kaynaklı göçler 2050'de 200 milyon kişiye ulaşabilir. Bu durum, sadece gelişmekte olan ülkeleri değil, aynı zamanda Avrupa ve Kuzey Amerika'yı da etkileyecek. Savaş ve iklim felaketleri arasındaki bu etkileşim, küresel yönetişimin zorluklarını gözler önüne seriyor.
Yatırım ve politika öncelikleri
Dünya Bankası ve IMF, gelişmekte olan ülkelere iklim finansmanı sağlamak için yeni mekanizmalar üzerinde çalışıyor. Ancak borç yükü altındaki ülkeler, hem altyapıyı iklime uyarlamak hem de emisyonları azaltmak için yeterli kaynağı bulmakta zorlanıyor. Öte yandan, özel sektörün iklim yatırımlarına ilgisi artıyor: Sürdürülebilir tahvil piyasası 2024'te 1 trilyon doları aştı. Buna rağmen, fosil yakıt sübvansiyonları hâlâ yenilenebilir enerji teşviklerinin iki katı büyüklüğünde. Siyasi irade eksikliği, kısa vadeli ekonomik kaygılar karşısında iklim eylemini yavaşlatıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, iklim değişikliğinin etkilerini yakından hisseden bir ülke. Son yıllarda artan kuraklık, orman yangınları ve sel felaketleri, tarım ve turizm başta olmak üzere ekonomiyi doğrudan etkiliyor. Küresel kaynakların savaş ve piyasalarla rekabeti, Türkiye'nin iklim uyum projeleri için ayırabileceği bütçeyi daraltıyor. Aynı zamanda, Orta Doğu ve Afrika'daki iklim kaynaklı göçler, Türkiye'nin sınır güvenliği ve insani yardım yükünü artırabilir. Türkiye'nin yenilenebilir enerji potansiyeli yüksek olsa da, kısa vadeli enerji güvenliği kaygıları fosil yakıtlara bağımlılığı sürdürüyor. Bu gelişmeler, Türkiye'nin iklim politikalarını yeniden değerlendirmesi gerektiğini gösteriyor: Uluslararası iş birliğine daha fazla katılım ve yerel direnci artıracak yatırımlar, sınırlı kaynakların etkin kullanımını zorunlu kılıyor.