İklim değişikliğine bağlı doğal afetler, son 15 yılda dünya genelinde yaşanan yerinden edilmelerin başlıca nedeni haline geldi. Uzmanlara göre, 2008-2023 yılları arasında küresel ölçekte kaydedilen zorunlu göçlerin yüzde 73,5'i doğrudan hava ve iklim koşullarıyla bağlantılı felaketlerden kaynaklandı. Bu oran, savaş, çatışma ve ekonomik nedenlerle yerinden edilmeleri geride bırakarak iklim krizini insani hareketliliğin en büyük itici gücü haline getirdi. Uzmanlar, Birleşmiş Milletler'in (BM) bu gerçeği kabul ederek "iklim mültecisi" statüsünü resmen tanıması gerektiğini vurguluyor.
Artan afetler ve insani hareketlilik
İklim değişikliği, dünya genelinde sel, fırtına, kuraklık, orman yangını ve deniz seviyesi yükselmesi gibi olayların sıklığını ve şiddetini artırıyor. Verilere göre, sadece 2022 yılında 32,6 milyon kişi iklim ve hava kaynaklı afetler nedeniyle yaşadığı yeri terk etmek zorunda kaldı. Bu rakam, çatışma ve şiddet olayları nedeniyle yerinden edilenlerin sayısının neredeyse iki katı. En fazla etkilenen bölgeler arasında Güney Asya, Sahra Altı Afrika ve Pasifik ada ülkeleri öne çıkıyor. Bangladeş, Hindistan, Filipinler ve Somali gibi ülkelerde milyonlarca insan her yıl sel ve tropikal fırtınalar nedeniyle geçici veya kalıcı olarak göç etmek zorunda kalıyor.
Ancak uzmanlar, iklim göçünün sadece ani afetlerle sınırlı olmadığına dikkat çekiyor. Kuraklık ve çölleşme gibi yavaş gelişen olaylar da tarımı ve geçim kaynaklarını yok ederek kitleleri göçe zorluyor. Özellikle Afrika Boynuzu ve Orta Amerika'nın Kuru Koridoru'nda yaşanan şiddetli kuraklıklar, milyonlarca insanın gıda güvencesizliği ve su kıtlığı nedeniyle yer değiştirmesine yol açıyor. Bu durum, iklim değişikliğinin yarattığı insani krizin boyutlarını gözler önüne seriyor.
Bölgesel ve küresel boyut
İklim kaynaklı yerinden edilmeler, uluslararası hukukta henüz yeterli karşılığını bulmuş değil. BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) ve Uluslararası Göç Örgütü (IOM) mevcut durumda iklim nedeniyle göç edenleri "mülteci" olarak tanımıyor; bu kişiler çoğunlukla geçici koruma veya insani yardım statüsü altında değerlendiriliyor. Oysa uzmanlar, iklim değişikliğinin tetiklediği afetlerin giderek daha karmaşık ve kalıcı hale geldiğini, bunun da yeni bir hukuki çerçeve gerektirdiğini savunuyor. Küresel anlamda bir "iklim mültecisi" statüsünün oluşturulması, bu kişilere uluslararası koruma sağlanması açısından kritik önem taşıyor.
Öte yandan, iklim göçü sadece gelişmekte olan ülkeleri değil, gelişmiş ülkeleri de etkiliyor. 2023 yılında ABD'de yaşanan orman yangınları ve kasırgalar, Avrupa'da etkili olan sıcak hava dalgaları ve seller, bu ülkelerde de binlerce kişinin yerinden olmasına neden oldu. Ancak gelişmekte olan ülkeler, iklim değişikliğine uyum kapasitelerinin düşük olması nedeniyle daha ağır bedeller ödüyor. Bu durum, iklim adaleti tartışmalarını da beraberinde getiriyor: En az sorumlu olanlar, en ağır sonuçlarla karşı karşıya kalıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, coğrafi konumu ve iklim koşulları nedeniyle iklim değişikliğine karşı hassas bölgeler arasında yer alıyor. Son yıllarda artan sel, orman yangını ve kuraklık olayları, iç göç baskısını artırırken; komşu bölgelerdeki istikrarsızlık ve iklim krizi, Türkiye'ye yönelik düzensiz göçü de tetikleyebilir. Ayrıca, Türkiye'nin tarım sektörünün iklim değişikliğinden olumsuz etkilenmesi, kırsal alanlardan kentlere göçü hızlandırabilir. Bu nedenle, iklim göçü konusunda ulusal bir strateji geliştirilmesi ve uluslararası hukuktaki boşluğun doldurulması Türkiye için de hayati önem taşımaktadır.