Ortadoğu'daki en başarılı barış süreçleri, çoğu zaman daha güçlü olan tarafın savaşı diplomatik bir örtü altında sürdürmesine olanak tanıyanlardır. Bombalar düşer, limanlar kapanır, siviller ölür. Ardından diplomatlar cilalı kürsülerin önünde belirir ve diyaloğun 'yapıcı' olduğunu duyurur. 'Kimin için yapıcı?' sorusu ise hiçbir zaman yanıtlanmaz. Bu paradoks, özellikle Hürmüz Boğazı'nda yaşanan son gelişmelerde kendini göstermektedir. Bölgede artan askeri hareketlilik ve ticaret yollarının güvenliğine yönelik tehditler, uluslararası toplumun ikiyüzlülüğünü bir kez daha gözler önüne seriyor. Güçlü devletler, barış adına yürütülen müzakerelerde kendi çıkarlarını korurken, yerel halkların acıları görmezden geliniyor.
Diplomasi Savaşın Maskesi Olarak Kullanılıyor
Hürmüz Boğazı, dünya petrol ticaretinin yaklaşık beşte birinin geçtiği stratejik bir su yoludur. Son yıllarda İran ve uluslararası koalisyon güçleri arasında artan gerilim, boğazın güvenliğini tehdit etmektedir. Ancak dikkat çekici olan, tüm bu askeri hareketlilik ve ekonomik yaptırımların yanında, diplomatik masaların da sürekli olarak kuruluyor olmasıdır. Taraflar, bir yandan savaş gemileri gönderirken, diğer yandan 'yapıcı diyalog' çağrıları yapmaktadır. Bu durum, diplomatik sürecin aslında savaşı yönetmek için bir araç olarak kullanıldığını göstermektedir. Güçlü taraf, müzakereleri bir oyalama taktiği olarak kullanırken, sahada askeri operasyonlarına devam etmektedir. Böylece uluslararası kamuoyu nezdinde 'barış yanlısı' imajı çizilirken, fiili durum savaşın devamı yönünde olmaktadır.
Bölgede yaşanan insani kriz, bu ikiyüzlülüğün en çarpıcı örneğidir. Limanların kapanması, ticaretin durması ve artan askeri hareketlilik, sivil halk üzerinde yıkıcı etkiler yaratmaktadır. Temel gıda ve ilaç tedariki kesintiye uğramakta, sağlık hizmetleri aksamaktadır. Oysa bu krizler, diplomatik açıklamalarda nadiren yer bulur. Daha çok, askeri stratejiler ve ekonomik çıkarlar ön plandadır. Sivillerin yaşadığı trajedi ise sadece rakamlarla ifade edilen bir istatistik haline gelmiştir.
Küresel Enerji Güvenliği ve Bölgesel İstikrarsızlık
Hürmüz Boğazı'ndaki gerilim, yalnızca bölgesel bir sorun değil, aynı zamanda küresel enerji güvenliğini de doğrudan etkilemektedir. Dünya petrol arzının önemli bir kısmı buradan geçtiği için, herhangi bir aksama küresel piyasalarda dalgalanmalara yol açmaktadır. Petrol fiyatları yükselmekte, ekonomiler zorlanmaktadır. Ancak bu durumda bile, büyük güçlerin önceliği kendi enerji arzını güvence altına almak olurken, bölge halkının refahı ikinci planda kalmaktadır.
Uluslararası toplum, savaş yerine diplomasiyi tercih ettiğini söylese de, uygulamada çoğu zaman askeri seçeneklere yönelmektedir. Bu çelişki, barış süreçlerine olan güveni zedelemektedir. 'Yapıcı diyalog' ifadesi, içi boş bir slogan haline gelmiş, gerçekte tarafların kendi pozisyonlarını korumak için kullandıkları bir kavram olmuştur. Sonuçta, en fazla zararı siviller görmekte ve barış umudu her geçen gün biraz daha solmaktadır.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, Hürmüz Boğazı'ndaki gerilimden doğrudan etkilenmese de, bölgesel istikrarsızlık dolaylı yollardan Türk dış politikasını ve ekonomisini etkilemektedir. Enerji arz güvenliği, Türkiye'nin öncelikli konularındandır ve boğazdaki aksama petrol fiyatlarını yükselterek Türkiye'nin enerji maliyetlerini artırabilir. Ayrıca, İran'la komşuluk ilişkileri ve bölgede artan ABD-İran gerilimi, Türkiye'nin denge politikasını zorlamaktadır. Ankara, hem İran'la hem de Batı'yla ilişkilerini korumaya çalışırken, bölgesel bir krizin ortasında kalma riskiyle karşı karşıyadır. Diplomatik süreçlerin 'yapıcı' olmaktan çıkıp gerilimi tırmandırdığı bu ortamda, Türkiye'nin kendi çıkarlarını korumak için proaktif bir diplomasi yürütmesi gerekmektedir.