Hizbullah’ın son dönemde benimsediği yüksek riskli strateji, Lübnan’ı bölgesel ve uluslararası diplomasinin vazgeçilmez bir unsuru haline getirdi. Örgütün İsrail’e yönelik sınır ötesi saldırıları ve iç siyasetteki tırmanışı, Beyrut’u savaşın eşiğine taşırken, ABD ile İran arasında varılan Haziran 2023 tarihli çerçeve anlaşması da bu denklemin kilit parçalarından biri oldu. Anlaşma, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması, ABD deniz ambargosunun kaldırılması ve İran’ın nükleer programının geleceği gibi doğrudan Tahran-Washington boyutuna odaklanmış olsa da, sahadaki gerçekler Hizbullah’ın bu anlaşmayı kendi lehine kullanma potansiyelini ortaya koyuyor.
Hizbullah’ın Risk Stratejisinin Kökenleri
İran’ın bölgesel vekil gücü olarak Hizbullah, 2006 İkinci Lübnan Savaşı’ndan bu yana en büyük askeri kapasitesine ulaştı. Örgüt, Suriye iç savaşında kazandığı deneyimlerle hem taktik hem de lojistik anlamda güçlendi. Ancak Lübnan’ın derin ekonomik krizi, siyasi istikrarsızlık ve 2020 Beyrut patlamasının ardından gelen boşluk, Hizbullah’ı daha saldırgan bir dış politikaya itti. Örgüt, İsrail’e karşı sınır ihlallerini artırarak, uluslararası toplumun dikkatini yeniden Lübnan’a çekmeyi ve İran’ın pazarlık gücünü artırmayı hedefliyor.
Hizbullah lideri Hasan Nasrallah’ın tehditkar açıklamaları ve askeri tatbikatlar, örgütün caydırıcılık kapasitesini sergileme çabası olarak yorumlanıyor. Uzmanlar, bu stratejinin asıl amacının, İran’ın nükleer müzakerelerde elini güçlendirmek ve ABD’ye Lübnan’daki istikrarın ancak Tahran’ın dahil edilmesiyle sağlanabileceği mesajını vermek olduğunu belirtiyor.
ABD-İran Anlaşması ve Bölgesel Yansımaları
Haziran 2023’te duyurulan ABD-İran çerçeve anlaşması, Hürmüz Boğazı’nın serbest seyrüseferini garanti altına alırken, İran’ın nükleer faaliyetlerine kısıtlamalar getiriyor. Ancak anlaşma, Hizbullah’ın silahsızlandırılması veya Lübnan’daki siyasi nüfuzunun sınırlandırılması gibi kritik bölgesel meseleleri kapsamıyor. Bu durum, Hizbullah’ın elini rahatlatırken, İsrail’in güvenlik endişelerini artırıyor. Tel Aviv yönetimi, anlaşma sonrası Hizbullah’ın daha da cesur adımlar atacağını düşünerek kuzey sınırında yığınağa gitti. BM Geçici Görev Gücü (UNIFIL) raporlarına göre, taraflar arasındaki çatışmalar son haftalarda belirgin şekilde arttı.
Öte yandan, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi Körfez ülkeleri, İran’la doğrudan diyalog kanallarını açık tutarken, Lübnan’daki krizin yayılmasından endişe ediyor. Bölgesel güçler, Hizbullah’ın risk alma kapasitesinin sadece Lübnan’ı değil, tüm Doğu Akdeniz’in enerji güvenliğini tehdit ettiğini vurguluyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Hizbullah’ın tırmandırma stratejisi ve ABD-İran anlaşmasının eksiklikleri, Türkiye’nin Doğu Akdeniz ve Suriye politikalarını doğrudan etkiliyor. Ankara, Lübnan’daki istikrarsızlığın kuzey sınırına yansımasından endişe ederken, aynı zamanda İran’la enerji ve ticaret alanındaki işbirliğini sürdürmeye çalışıyor. Türkiye, İsrail ile normalleşme sürecini Lübnan krizi üzerinden yeniden değerlendirebilir; zira Hizbullah’ın saldırıları, Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları ve enerji kaynakları paylaşımını da tehdit ediyor. Bu bağlamda, Türkiye’nin bölgesel arabuluculuk rolü ve NATO içindeki konumu, krizin yönetiminde kilit önem taşıyor.