Gazze'de aylardır süren ve neredeyse her gün yeni mezalimle anılan soykırım, insanlık tarihinin en vahşi olaylarından biri olarak kayıtlara geçerken, dünya kamuoyunun büyük bir kısmı bu dehşet karşısında şaşırtıcı bir kayıtsızlık sergiliyor. Uzmanlar, insanların bilinçli olarak bu vahşeti görmezden gelmediğini, ancak duygusal bir kopukluk yaşadıklarını vurguluyor. Peki, bu duyarsızlığın altında yatan psikolojik ve sosyolojik mekanizmalar neler? Özellikle Batılı ülkelerde yankı bulmayan bu insanlık dramı, neden sadece Arap ve Müslüman dünyada derin bir öfke yaratıyor? İşte tüm bu sorular, Gazze'de yaşananların sıradanlaşmasıyla birlikte daha da anlam kazanıyor.
Psikolojik Savunma Mekanizmaları ve "Öteki" Algısı
İnsan beyni, aşırı travmatik olayları işlerken doğal bir savunma mekanizması geliştirir. Gazze'deki gibi sistematik bir vahşet, sürekli tekrarlanan görüntüler ve haberler karşısında, zihin bir süre sonra dayanamaz ve "duygusal anestezi" olarak bilinen bir duruma geçer. Bu, bireyin olayı kavramsal olarak anlamasına rağmen duygusal bir tepki verememesine yol açar.
Ancak asıl kritik faktör, "öteki" olarak tanımlanan gruplara yönelik farklı bir empati eşiğinin bulunmasıdır. Filistinliler, özellikle Batı medyası ve politik söylemlerinde, çoğu zaman "farklı" bir kültüre, dine veya coğrafyaya ait olarak sunulur. Bu farklılık, onların acılarını "bizim" acımızdan ayırır ve doğal bir duygusal mesafe yaratır. Uzmanlar, bir kişi kendisine benzeyen bir kurban gördüğünde beyinde daha fazla empati alanının aktifleştiğini, oysa "öteki" algısı devreye girdiğinde bu bölgelerin yeterince uyarılmadığını belirtiyor.
Gazze'de ölen çocukların sayısı sürekli artarken, bu sayıların soyutlaşması da bir diğer etken. On binlerce ölü, bir istatistiğe dönüştüğünde, her bir bireyin yaşadığı acı siliniyor. Oysa her ölüm, arkasında bir aile, bir hikâye, bir hayal kırıklığı bırakan benzersiz bir trajedi.
Medya ve Siyasi Söylemin Etkisi
Medyanın rolü de bu duyarsızlaşmada belirleyici. Batı medyası, Gazze'deki olayları sıklıkla bir "çatışma" veya "iki taraflı anlaşmazlık" çerçevesinde sunarken, orantısız güç kullanımı ve sistematik şiddetin soykırım boyutuna varması genellikle dil oyunlarıyla örtülüyor. "Sivil kayıplar" veya "karşılıklı şiddet" gibi ifadeler, bir tarafın işgalci, diğer tarafın direnişçi olduğu gerçeğini bulandırıyor.
Siyasi söylem de benzer şekilde işliyor. Birçok Batılı lider, İsrail'in "kendini savunma hakkı"nı vurgularken, Filistinlilerin temel insan haklarına yönelik ihlalleri görmezden geliyor veya yumuşatıyor. Bu durum, kamuoyunda bir kafa karışıklığı yaratıyor ve insanların olayı net bir şekilde "soykırım" olarak adlandırmasını engelliyor. Oysa Uluslararası Adalet Divanı ve Birleşmiş Milletler gibi kurumlar, Gazze'de soykırımın "makul ölçüde olası" olduğu yönünde uyarılarda bulundu.
Coğrafi uzaklık da bir başka faktör. Gazze, birçok insan için fiziksel olarak uzak bir bölge. Teknoloji sayesinde anında görüntüler ulaşsa da, mesafe duygusal bağı zayıflatıyor. İnsanlar kendi yaşam alanlarındaki sorunlara daha fazla odaklanırken, uzak diyarlardaki acılar arka plana itiliyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Gazze'deki soykırım, Türkiye'nin dış politikasında merkezi bir yer tutuyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın sert söylemleri ve Hamas'la kurulan diyalog, Türkiye'yi Filistin davasının en güçlü savunucularından biri haline getirdi. Ancak bu durum, Türkiye'nin İsrail'le ticari ve diplomatik ilişkilerini de geriyor. Türkiye, bölgede istikrar ve insani yardım konusunda kritik bir rol oynarken, uluslararası arenada yalnız kalmamak için dengeli bir politika izlemeye çalışıyor. Gelişmeler, Türkiye'nin İslam dünyasındaki liderlik iddiasını güçlendirirken, Batı'yla ilişkilerinde yeni kırılmalara neden olabilir. Ayrıca, kamuoyundaki güçlü Filistin yanlısı duygu, hükümetin dış politikasının iç destek bulmasını kolaylaştırırken, ekonomi üzerindeki yaptırım riskleri de göz ardı edilemez.