Gazze’de ilan edilen ateşkes, uluslararası toplumda bir başarı hikâyesi olarak sunulsa da Filistinliler için bu durum, İsrail’in on yıllardır süren sömürgeci politikalarının ve insan hakları ihlallerinin cezasız kalmasının bir sembolüdür. Ateşkes, aslında uluslararası mekanizmaların, bir soykırımı durdurma konusunda ne kadar yetersiz ve çelişkili olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. BM Güvenlik Konseyi’nin aldığı kararlar, savaş suçlarına ilişkin raporlar ve insan hakları örgütlerinin çağrıları, İsrail’in askeri operasyonlarını durdurmaya yetmedi. Ateşkes, yalnızca can kaybını geçici olarak dindiren bir araç oldu; ancak işgal, yerleşim genişletme ve Filistinlilerin temel haklarından mahrum bırakılması gibi yapısal sorunlara dokunmadı.
Uluslararası Hukukun Çifte Standardı
Ateşkesin duyurulması, uluslararası toplumun “birlikte hareket ederek bir soykırımı durdurma” görüntüsü vermesini sağlasa da bu, aslında bir yanılsamadan ibaretti. İnsan hakları söylemi, çoğu zaman eski ve yeni sömürgeci güçlerin çıkarlarını korumak için kullanılan bir araç haline gelmiştir. Gazze’de yaşananlar, bu çifte standardın en açık örneğidir: Filistinlilerin yaşadığı sistematik şiddet ve topraklarından edilme süreci, Batılı güçler tarafından çoğu zaman ‘meşru müdafaa’ veya ‘terörle mücadele’ kavramlarıyla meşrulaştırılmıştır. Oysa aynı güçler, dünyanın başka bölgelerinde benzer insan hakları ihlallerine karşı sert yaptırımlar uygulamaktan çekinmemektedir.
Ateşkes görüşmeleri sırasında İsrail’in talepleri karşısında Filistinli tarafların zorlanması, güç dengesinin ne kadar eşitsiz olduğunu ortaya koydu. Mısır, Katar ve ABD’nin arabuluculuğunda yürütülen müzakerelerde, İsrail’in güvenlik endişeleri sürekli ön planda tutulurken, Filistinlilerin temel ihtiyaçları ve egemenlik talepleri ikinci plana atıldı. Bu durum, işgal altındaki bir halkın kendi kaderini tayin hakkının, uluslararası diplomaside ne kadar kırılgan bir yerde durduğunu göstermektedir.
Bölgesel ve Küresel Boyut: Filistin Davasının Değişen Dinamikleri
Bu olay, Ortadoğu’da Filistin davasının artık sadece bir Arap-İsrail sorunu olmaktan çıkıp küresel bir insan hakları meselesine dönüştüğünü teyit etti. İbrahimi Anlaşmalar ve normalleşme süreçleri, birçok Arap ülkesini Filistin davasından uzaklaştırmış olsa da, Gazze’deki yıkım ve insanlık dramı, kamuoylarında tepkiyi yeniden canlandırdı. Güney Afrika’nın Uluslararası Adalet Divanı’nda İsrail aleyhine açtığı soykırım davası, uluslararası hukukun işlemezliğine dair bir umut ışığı olarak görülüyor. Ancak bu davanın sonucunun ne olacağı ve kararların uygulanıp uygulanmayacağı belirsizliğini koruyor.
Öte yandan, ABD’nin İsrail’e koşulsuz desteği, uluslararası toplumun bu konudaki ikiyüzlülüğünü derinleştirmektedir. Biden yönetimi, ateşkesi memnuniyetle karşılarken, İsrail’e silah sevkiyatına devam etmekte ve BM’de İsrail’i kınayan kararları veto etmektedir. Bu durum, küresel güç dengelerinde Filistin’in yalnızlaştırılmasına hizmet etmekte ve bölgede kalıcı barışın önündeki en büyük engellerden biri olarak durmaktadır. Ateşkesin geçici doğası, önümüzdeki dönemde yeni bir çatışma dalgasının kaçınılmaz olduğunu düşündürmektedir.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, Gazze’deki sivil kayıplar ve insani kriz karşısında en sert tepki veren ülkelerden biri olarak öne çıkmıştır. Ankara, Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası platformlarda Filistin yanlısı bir duruş sergilemiş, İsrail’e yönelik yaptırım çağrılarında bulunmuştur. Ancak bu ateşkes, Türkiye’nin bölgesel etkisinin sınırlarını da göstermiştir; Ankara, arabuluculuk girişimlerinde bulunmasına rağmen, sürecin asıl belirleyicileri ABD, Mısır ve Katar olmuştur. Türkiye için bu durum, Filistin davasını sahiplenme iddiası ile pratikteki diplomatik kapasitesi arasındaki uçurumu gözler önüne sermektedir. Uzun vadede, Türkiye’nin insani yardım ve diplomatik destek politikalarını sürdürmesi, bölgesel itibarı açısından kritik olacaktır.