Cava Denizi’nin sakin suları, Endonezya’nın Java adasının kuzey kıyısında yaşayan binlerce insan için artık bir tehdit değil, günlük yaşamın bir parçası haline geldi. Deniz seviyesinin yükselmesi ve arazi çökmeleri nedeniyle yavaş yavaş sulara gömülen bu bölgede, köylüler evlerine ve tarlalarına ulaşmak için kayıklar kullanıyor, yollar kanallarla değişiyor. Endonezya hükümetinin tahminlerine göre, 2050 yılına kadar Cava’nın kuzey kıyısındaki 2 milyon insan doğrudan deniz seviyesi yükselmesinden etkilenecek. Bu durum, sadece Endonezya’nın değil, tüm Güneydoğu Asya’nın iklim değişikliğine karşı ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha gösteriyor.
Java’nın Batışı: Bir Çevre Felaketi Nasıl Gündelik Hayata Dönüştü?
Endonezya’nın başkenti Cakarta’nın da bulunduğu Java adası, dünyanın en yoğun nüfuslu adalarından biri. Ancak bu yoğun nüfus, beraberinde kontrolsüz yeraltı suyu çekimini ve hızlı kentleşmeyi getirdi. Bilim insanları, Cakarta’nın bazı bölgelerinin yılda 10-15 santimetre battığını belirtiyor. Bu çökme, deniz seviyesinin küresel ısınma nedeniyle yükselmesiyle birleşince, kıyı bölgeleri için felaket senaryosu kaçınılmaz hale geliyor. Hükümet, başkenti Borneo adasındaki Nusantara’ya taşıma kararı aldı ancak bu taşınma süreci yıllar alacak. Bu arada kuzey kıyısındaki küçük köylerde yaşayanlar, evlerinin önünden geçen kanallarda balık tutarak, su basmış tarlalarında pirinç ekerek hayatta kalmaya çalışıyor. Suyla kaplı yollarda yürümek yerine kayık kullanmayı öğrenen bu “amfibi köylüler”, iklim değişikliğine uyumun en somut örneklerinden birini oluşturuyor.
Yerel yetkililer, bazı köylerde mangrov ormanları dikerek erozyonu durdurmaya çalışıyor, ancak bu çabalar hızlı çökmeler karşısında yetersiz kalıyor. Köylüler ise evlerini yükseltmek, su geçirmez malzemeler kullanmak gibi basit ama etkili yöntemlerle adapte oluyor. Bununla birlikte, tuzlu suyun tarım arazilerine sızması, içme suyu kaynaklarının kirlenmesi gibi sorunlar giderek büyüyor. Bir balıkçı, “Eskiden tarlamız vardı, şimdi her yer su. Artık balıkçılıkla geçiniyoruz, ama deniz de eskisi gibi değil; kirlilik ve aşırı avlanma nedeniyle balık azaldı” diyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut: Güneydoğu Asya’nın Kaderi mi?
Endonezya, deniz seviyesi yükselmesinden en çok etkilenen ülkelerden biri olarak gösteriliyor. Dünya Bankası verilerine göre, ülkenin kıyı bölgelerinde yaşayan yaklaşık 40 milyon insan, 2050 yılına kadar sel riski altında olacak. Bu durum sadece Endonezya’ya özgü değil; Filipinler, Bangladeş, Vietnam gibi diğer Asya ülkeleri de benzer tehditlerle karşı karşıya. Küresel ısınmanın 1,5°C ile sınırlandırılması hedefi tutturulamazsa, yüzyılın sonunda dünya genelinde 200 milyondan fazla insanın yerinden olabileceği tahmin ediliyor. Endonezya örneği, iklim değişikliğinin sadece çevresel değil, aynı zamanda sosyal ve ekonomik bir kriz olduğunu da gösteriyor. Su baskınları nedeniyle okullar kapanıyor, hastanelere ulaşım zorlaşıyor, ekonomik faaliyetler sekteye uğruyor. Üstelik bu sorunlar, en yoksul ve en kırılgan toplulukları orantısız bir şekilde etkiliyor.
Uluslararası toplum, Endonezya’ya iklim adaptasyonu için maddi yardım ve teknoloji transferi sözü vermiş olsa da, bu yardımların yetersiz olduğu eleştirileri yapılıyor. Endonezya, 2030 yılına kadar kendi emisyonlarını %41 oranında azaltmayı taahhüt etmiş olsa da, kömüre bağımlı enerji politikası bu hedefi zorlaştırıyor. Öte yandan, deniz seviyesinin yükselmesi, ülkeler arası deniz sınırlarını da tehdit ediyor; bazı adalar tamamen sular altında kalabilir ve bu durum uluslararası hukukta yeni tartışmalara yol açabilir.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Endonezya’daki bu gelişme, Türkiye gibi kıyı şeridi uzun olan ülkeler için iklim değişikliğine uyumun önemini hatırlatıyor. Türkiye’nin özellikle Ege ve Akdeniz kıyılarında deniz seviyesi yükselmesi ve kıyı erozyonu riski bulunuyor. Ayrıca, hızlı kentleşme ve yeraltı suyu çekimi nedeniyle İstanbul gibi büyük şehirlerde de benzer çökmeler yaşanabileceği uyarıları yapılıyor. Endonezya’nın bu konudaki deneyimi, Türkiye’nin kıyı yönetimi politikaları için bir örnek teşkil edebilir. Küresel ölçekte ise, iklim mültecileri kavramı Türkiye’nin sığınmacı politikasını gelecekte daha fazla etkileyebilir; zira iklim değişikliği, özellikle Afrika ve Asya’da kitlesel göçlere yol açma potansiyeli taşıyor. Bu nedenle, Türkiye’nin ulusal iklim eylem planlarını hızlandırması ve uluslararası işbirliğine aktif katılması stratejik bir öneme sahip.