Britanya’nın iki köklü üniversitesi Oxford ve Cambridge (Oxbridge) mezunlarının yüzyıllar boyunca ülke yönetiminde, siyasette ve ekonomide sahip olduğu baskın konum, son elli yılda hızla eriyor. Tarihçi Colin Kidd’in kaleme aldığı yeni bir çalışma, özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında Britanya toplumunu şekillendiren bu seçkin akademisyen kadrosunun, Margaret Thatcher liderliğindeki piyasa devrimiyle birlikte nasıl itibar ve güç kaybettiğini gözler önüne seriyor. Kitap, “Don” olarak anılan bu entelektüel aristokrasinin yükselişi ve düşüşünü, dönemin siyasi ve ekonomik dönüşümleriyle ilişkilendiriyor.
Akademik Seçkinlerin Altın Çağı ve Çöküşü
Kidd’in eseri, Oxbridge’in savaş sonrası Britanyası’ndaki muazzam etkisini mercek altına alıyor. 1945’ten 1970’lerin sonuna kadar geçen dönemde, bu üniversitelerden yetişen akademisyenler, kamu yönetiminden eğitim politikalarına, kültür kurumlarından medyaya kadar geniş bir alanda söz sahibiydi. “Savaş sonrası uzlaşma” olarak adlandırılan bu dönemde, devletin ekonomiye müdahalesi ve sosyal refah devleti anlayışı, Oxbridge seçkinlerinin planlamacı ve paternalist vizyonuyla örtüşüyordu. Ancak 1979’da Thatcher’ın iktidara gelmesiyle bu tablo tamamen değişti. Serbest piyasa ekonomisine geçiş, devlet müdahalesinin azaltılması ve bireysel girişimciliğin teşviki, Oxbridge’in geleneksel rolünü sorgulanır hale getirdi. Thatcher, üniversitelerdeki “solcu” ve “seçkinci” kadroları hedef alarak, eğitimi piyasa koşullarına adapte etmeye çalıştı. Araştırma fonlarının rekabetçi dağıtımı ve üniversitelerin ticarileşmesi, “Don”ların nüfuzunu kırdı.
Kitap, bu dönüşümün sadece mali değil, aynı zamanda kültürel bir savaş olduğunu da vurguluyor. Oxbridge’in muhafazakar ve klanvari yapısı, Thatcher’ın meritokrasi söylemiyle sarsıldı. Artık bir üniversite kariyeri, devlet memurluğu ve siyasi nüfuz için otomatik bir geçiş belgesi olmaktan çıktı. “Don” figürü, toplumda saygı duyulan bir bilge olmaktan çok, eleştirilen bir seçkinci tipine dönüştü. Kidd, bu süreci ‘akademik iktidarın erozyonu’ olarak tanımlıyor.
Küresel ve Bölgesel Yansımalar
Oxbridge seçkinlerinin gerileyişi, yalnızca Britanya’ya özgü bir olgu değil. Benzer süreçler, tarihsel olarak güçlü üniversite geleneklerine sahip diğer Batı ülkelerinde de yaşandı. Fransa’da grandes écoles, ABD’de Ivy League kurumları, benzer eleştirilerle karşı karşıya kaldı. Ancak Britanya örneği, siyasi tercihlerin (Thatchercılık) bu dönüşümü nasıl hızlandırdığını göstermesi açısından dikkat çekici. Küresel ölçekte, bilgi ekonomisinin yükselişi, üniversiteleri piyasa odaklı olmaya zorladı. Araştırma yayınları, patent sayıları ve mezun istihdam oranları gibi ‘performans göstergeleri’, klasik entelektüel nüfuzun önüne geçti. Bu durum, akademisyenlerin toplumsal statüsünü dönüştürürken, ‘düşünce liderliği’ kavramını da yeniden tanımladı.
Bölgesel açıdan bakıldığında, Oxbridge etkisinin azalması, İngiltere’nin kuzeyi ile güneyi arasındaki uçurumu daha da derinleştirdi. Londra merkezli finans ve hizmet sektörünün yükselişi, Oxford ve Cambridge’in bileşik faiz getirisini geride bırakırken, eski sanayi bölgeleri dönüşümün bedelini ağır ödedi. Bu coğrafi adaletsizlik, Brexit referandumuna giden yolda önemli bir etken oldu. Bugün ise, Oxbridge seçkinlerinin gerileyişi, popülist siyasetin yükselişine zemin hazırlayan bir faktör olarak değerlendiriliyor. Seçkincilik karşıtlığı, Britanya siyasetinin merkezine yerleşmiş durumda.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Oxbridge seçkinlerinin gerileyişi, Türkiye’de de benzer bir tartışmanın habercisi olabilir. Türkiye’de İstanbul ve Ankara’daki köklü üniversitelerin mezunları, uzun süre kamu yönetimi, siyaset ve özel sektörde ayrıcalıklı bir konuma sahipti. Ancak son yıllarda, yeni üniversitelerin açılması, vakıf üniversitelerinin yaygınlaşması ve siyasi iktidarın üniversiteler üzerindeki etkisini artırması, bu geleneksel seçkinlerin nüfuzunu zayıflattı. Türkiye’deki dönüşümün Britanya’dan farkı, piyasa güçlerinden çok siyasi tercihlerin belirleyici olmasıdır. Yine de, her iki örnekte de ortak nokta, eğitimde fırsat eşitliği tartışmalarının yeniden alevlenmesi ve ‘seçkinci’ yapıların toplumsal meşruiyetini yitirmesidir. Türkiye’nin AB ve küresel entegrasyon sürecinde, bu tür dönüşümlerin üniversite reformları ve beyin göçü üzerindeki etkileri yakından izlenmelidir.