ABD'nin 45. Başkanı Donald Trump, siyasi kariyeri boyunca yüzeyselliği adeta bir erdem haline getirdi. Daha önce hiçbir siyasi deneyimi olmadan Beyaz Saray'a giren Trump, her zaman imajı ve görünürlüğü ön planda tuttu. Onun için önemli olan, bir politikanın iyi görünmesi mi yoksa gerçekten işe yaraması mıydı? Analistlere göre cevap açık: Trump'ın siyasetinde yüzeydeki parıltı, derinlikli analizden her zaman daha öncelikli oldu.
Gelişmenin Arka Planı: Gösteri ve Görünürlük Siyaseti
Donald Trump, 2016 seçim kampanyasından bu yana medya tarafından “gösteri siyaseti”nin en uç örneği olarak tanımlandı. Mitinglerinde kullandığı sloganlar, kravatının rengi, hatta duruş biçimi bile saatlerce tartışıldı. Oysa vaat ettiği politikaların çoğu, sağlık sigortası reformu gibi, ya yarıda kaldı ya da hiç uygulanmadı. Trump'ın en büyük başarısı, ekonomide elde ettiği kısa vadeli büyüme miydi, yoksa vergi indirimlerinin zenginlere yaradığı gerçeğinin üzerini örten bir pazarlama mı?
Trump yönetiminin dış politikası da aynı yüzeysellikten beslendi. Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ile gerçekleştirdiği zirveler, somut bir anlaşma olmadan bitti; ancak Trump için o anlaşmanın fotoğraflanması ve “tarihi” olarak etiketlenmesi yeterliydi. İran nükleer anlaşmasından çekilmesi ise, “kötü bir anlaşma” nitelemesiyle geçiştirildi, ancak yerine daha iyisi konmadı. Bu hamle, bölgede gerilimi tırmandırdı ve Avrupalı müttefiklerle ilişkileri zedeledi.
Trump'ın yüzeyselliği, sadece siyasi kararlarda değil, kişisel davranışlarında da kendini gösterdi. Telefon konuşmalarında liderlere hitap şekli, Twitter'daki anlık tepkileri, hatta yürüyüş tarzı bile tartışma konusu oldu. Washington Post’un haberine göre, Trump günde ortalama 10 saat televizyon izliyor ve kendisiyle ilgili haberleri takip ediyordu. Bu durum, bir başkanın gündemini medyadaki görünürlüğünün belirlediği bir dönemi simgeliyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut: Yüzeyselliğin Bedeli
Trump'ın yüzeyselliği, uluslararası alanda ABD'nin güvenilirliğine ciddi zararlar verdi. Paris İklim Anlaşması'ndan çekilme kararı, çevre politikalarında derinlikli bir tartışmadan değil, “işsizlik yaratıyor” gibi sığ bir gerekçeyle alındı. Aynı şekilde, Dünya Sağlık Örgütü'nden çekilme kararı da pandeminin en kritik anında, hiçbir alternatif plan sunulmadan duyuruldu. Bu tür kararlar, ABD'nin küresel bir lider olarak itibarını ciddi şekilde sarstı.
Ortadoğu'da Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanıması ve İbrahim Anlaşmaları, Trump'ın “başarı” olarak sunduğu hamlelerdi. Ancak bu hamleler, Filistin sorununu çözmediği gibi, bölgede yeni bir istikrarsızlık kaynağı yarattı. Yani yine yüzeyde bir zafer, altında yatan sorunları derinleştirdi. Benzer şekilde, Afganistan'dan çekilme kararı da Biden dönemine bırakılan bir enkaz haline geldi.
Uzmanlar, Trump'ın yüzeyselliğinin aslında bir siyasi strateji olduğunu belirtiyor. “Derin devlet” söylemi, komplo teorileri ve medya düşmanlığı, dikkatleri esas sorunlardan uzaklaştırıyor. Ancak bu yaklaşım, ABD demokrasisinin kurumlarına olan güveni aşındırdı ve toplumsal kutuplaşmayı derinleştirdi. 2020 seçimlerine ilişkin asılsız iddialar ve 6 Ocak Kongre baskını, yüzeysel bir siyasetin vardığı noktayı gösterdi.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Trump dönemi, Türkiye-ABD ilişkilerinde inişli çıkışlı bir süreç yaşandı. S-400 krizi, YPG'ye verilen destek ve Rahip Brunson davası gibi konularda Trump'ın yüzeysel yaklaşımı, sorunların çözümünden çok tırmanmasına neden oldu. Trump, Türkiye'ye yönelik tehditler savururken, aynı anda Erdoğan ile samimi bir ilişki kurmaya çalıştı. Bu ikircikli tutum, Türkiye'nin stratejik özerklik arayışını hızlandırdı ve iki ülke arasında güven bunalımı yarattı. Trump sonrası dönemde, Biden yönetimi daha kurumsal bir yaklaşım benimsiyor.