Uluslararası deniz hukuku, aşırı sağ siyasi hareketlerin yükselişiyle birlikte ciddi bir sınavdan geçiyor. Özellikle Akdeniz ve Ege'de mahsur kalan denizciler, aşırı sağ partilerin göçmen karşıtı politikaları nedeniyle kurtarma operasyonlarının engellenmesiyle karşı karşıya. Bu durum, hem uluslararası hukukun temel prensiplerini hem de insani değerleri tehdit ediyor. Son yıllarda Avrupa'da yükselen aşırı sağ, denizde kurtarma faaliyetlerini kriminalize etme eğiliminde. Bu gelişme, küresel deniz ticareti ve güvenliği için endişe verici bir tablo çiziyor.
Deniz Hukukunun Arka Planı ve Aşırı Sağın Tutumu
1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (UNCLOS), denizlerde kurtarma yükümlülüğünü açıkça tanımlar. Sözleşmenin 98. maddesi, her devletin, kendi bayrağını taşıyan gemilerin kaptanlarına, denizde tehlike altındaki kişilere yardım etme yükümlülüğü getirir. Ancak son yıllarda, özellikle İtalya, Yunanistan ve Malta gibi Akdeniz ülkelerinde aşırı sağ hükümetler, sivil toplum kuruluşlarının yürüttüğü kurtarma operasyonlarını engellemek için çeşitli yasal düzenlemeler yaptı. Örneğin, İtalya'da 2019'da yürürlüğe giren ve daha sonra değiştirilen güvenlik kararnameleri, kurtarma gemilerine liman kapatma ve para cezası gibi yaptırımlar getirdi. Bu politikalar, Akdeniz'de binlerce göçmenin ve denizcinin hayatını kaybetmesine yol açtı.
Aşırı sağın söylemi, denizcileri "kaçakçı" veya "yasadışı göçmen" olarak etiketleyerek kurtarma faaliyetlerini suç haline getirmeye çalışıyor. Bu yaklaşım, uluslararası hukuka aykırı olduğu gibi, denizcilik geleneğine de aykırı. Denizcilik, yüzyıllardır yardımlaşma ve dayanışma üzerine kurulu bir kültürdür. Aşırı sağın bu tutumu, sadece göçmenleri değil, aynı zamanda ticari gemilerde çalışan denizcileri de olumsuz etkiliyor. Örneğin, 2020'de Akdeniz'de mahsur kalan bir ticari gemideki mürettebat, limanlara kabul edilmediği için günlerce denizde beklemek zorunda kaldı. Bu tür olaylar, deniz hukukunun uygulanmasındaki eksiklikleri gözler önüne seriyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
Deniz hukukunun aşınması, sadece Akdeniz ile sınırlı değil. Güneydoğu Asya'da, Güney Çin Denizi'nde artan gerilim, deniz ticaret yollarının güvenliğini tehdit ediyor. Aşırı sağın etkisi, bu bölgelerde de milliyetçi politikaları körükleyerek uluslararası işbirliğini zorlaştırıyor. Küresel deniz ticareti, dünya ticaretinin yaklaşık %90'ını oluşturuyor. Bu nedenle, deniz hukukunun istikrarı, küresel ekonomi için hayati önem taşıyor. Aşırı sağın deniz kurtarma operasyonlarına karşı tutumu, bu istikrarı bozma potansiyeli taşıyor. Ayrıca, iklim değişikliği nedeniyle artan deniz seviyesi ve doğal afetler, denizde kurtarma ihtiyacını daha da artırıyor. Uluslararası toplum, bu konuda ortak bir tavır sergilemekte zorlanıyor.
Birleşmiş Milletler ve Uluslararası Denizcilik Örgütü (IMO), denizde kurtarma yükümlülüklerini hatırlatan kararlar alsa da, aşırı sağ hükümetler bu kararları uygulamakta isteksiz. Özellikle Avrupa Birliği içinde, göç ve iltica politikaları konusunda derin görüş ayrılıkları var. Bu durum, AB'nin ortak bir deniz politikası oluşturmasını engelliyor. Türkiye, jeopolitik konumu gereği Akdeniz ve Ege'deki bu gelişmelerden doğrudan etkileniyor. Türkiye, hem kendi kurtarma operasyonlarını yürütüyor hem de uluslararası deniz hukukunun korunması için çağrıda bulunuyor. Ancak, aşırı sağın yükselişi, bölgesel işbirliğini zorlaştırıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Deniz hukukunun aşırı sağ tehdidi altında olması, Türkiye için çok boyutlu riskler taşıyor. Türkiye, Akdeniz ve Ege'de yoğun deniz ticareti ve göç yollarının kesişim noktasında yer alıyor. Aşırı sağın kurtarma operasyonlarını engellemesi, Türkiye'nin insani yardım ve güvenlik çabalarını zayıflatabilir. Ayrıca, Türk denizcilik sektörü, bu tür politikalar nedeniyle ticari kayıplar yaşayabilir. Türkiye, uluslararası deniz hukukunun güçlendirilmesi için diplomatik girişimlerde bulunmalı ve bölgesel işbirliğini artırmalıdır. Aksi halde, Doğu Akdeniz'deki gerilim ve düzensiz göç, Türkiye'nin güvenliği için daha büyük tehdit oluşturacaktır.