Körfez ülkeleri, İran ile artan gerilim ve bölgesel savaş riski karşısında çok yönlü bir denge politikası izliyor. Ancak ne Washington'a güvenmek, ne güvenlik ortaklarını çeşitlendirmek ne de Tahran ile arka kanal diplomasisi yürütmek, bölgeyi savaşın sonuçlarından korumaya yetmiyor. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Kuveyt, Bahreyn ve Umman, bir yandan güvenliklerini garanti altına almaya çalışırken diğer yandan ekonomik çıkarlarını koruma çabasında.
Denge Arayışının Arka Planı
Körfez ülkelerinin güvenlik mimarisi on yıllardır ABD liderliğindeki ittifak sistemine dayanıyordu. Ancak son yıllarda Washington'un bölgeye olan ilgisinin azalması ve önceliklerinin Asya-Pasifik'e kayması, Körfez başkentlerinde güvenlik endişelerini artırdı. ABD'nin Afganistan'dan çekilmesi, Irak ve Suriye'deki varlığını azaltması ve İran ile nükleer müzakerelerdeki belirsizlik, Körfez ülkelerini kendi güvenliklerini sağlama konusunda yalnız bıraktı.
Suudi Arabistan ve BAE, bu boşluğu doldurmak için savunma sanayilerini güçlendirmeye ve farklı güvenlik ortakları aramaya yöneldi. Çin ile askeri işbirliği anlaşmaları, Rusya ile enerji ve savunma alanında yakınlaşma, Hindistan ve Güney Kore ile ortaklıklar bu çeşitlendirme çabasının göstergesi. Ancak bu ortaklıklar, ABD'nin sağladığı güvenlik şemsiyesinin yerini doldurabilecek kapasitede değil.
Öte yandan, İran ile doğrudan diyalog kanalları açma girişimleri de sonuçsuz kaldı. 2023'te Çin'in arabuluculuğuyla Suudi Arabistan ile İran arasında varılan anlaşma, ilişkilerin normalleşmesi yönünde umut yaratsa da, bölgesel çatışmaların (Yemen, Suriye, Irak, Lübnan) gölgesinde kalıcı bir güven tesis edilemedi. Katar'ın İran ile iyi ilişkileri ve Umman'ın arabuluculuk rolü, sınırlı da olsa bir diyalog kanalı sağlıyor; fakat bu kanallar İran'ın nükleer programı ve bölgesel milis güçleri konusunda somut bir çözüm üretemiyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
Körfez ülkelerinin güvenlik ikilemi, küresel enerji piyasaları ve deniz ticareti açısından da kritik. Dünya petrol arzının önemli bir kısmını elinde bulunduran ve Hürmüz Boğazı gibi stratejik bir geçiş noktasına sahip olan bölge, olası bir savaşta küresel ekonomi için ciddi bir risk oluşturuyor. İran ile ABD/İsrail arasında yaşanacak bir çatışma, Körfez ülkelerinin altyapısını ve petrol tesislerini doğrudan hedef alabilir. 2019'da Suudi Arabistan'daki Abkayk ve Hurays petrol tesislerine yapılan saldırı, bu kırılganlığın somut bir örneği olarak hafızalarda.
Körfez ülkeleri, ekonomik çeşitlendirme politikaları kapsamında turizm, finans, teknoloji ve lojistik gibi sektörlere yatırım yapıyor. Ancak güvenlik endişeleri, bu yatırımların getirisini ve bölgeye yönelik yabancı sermaye akışını olumsuz etkiliyor. Savaş riski, sigorta maliyetlerini artırıyor, yatırımcı güvenini sarsıyor ve ekonomik büyümeyi yavaşlatıyor. Ayrıca, bölgedeki istikrarsızlık, Körfez ülkelerinin uluslararası arenada itibarını ve diplomatik manevra alanını da sınırlıyor.
ABD'nin İran ile nükleer müzakerelerdeki tutumu ve İsrail'in İran'a yönelik olası askeri eylemleri, Körfez ülkelerini zor bir denklemde bırakıyor. Bir yandan ABD ile stratejik ortaklığı sürdürmek isterken, diğer yandan İran'ı provoke etmemeye çalışıyorlar. Bu denge, özellikle Gazze savaşı sonrası daha da hassaslaştı. Suudi Arabistan ve BAE, İsrail ile normalleşme sürecini askıya alarak İran'a mesaj verdi; ancak aynı zamanda İran'ın bölgesel yayılmacılığına karşı ABD'nin güvenlik garantilerine ihtiyaç duyuyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Körfez ülkelerinin güvenlik arayışı, Türkiye'nin bölgesel konumunu doğrudan etkiliyor. Türkiye, İran ile Batı arasında denge gözetirken, Körfez ülkeleriyle ekonomik ve savunma işbirliğini derinleştirme fırsatına sahip. Ancak bölgede artan gerilim, Türkiye'nin enerji güvenliği ve ticaret yolları için risk oluşturuyor. Türkiye, Körfez ülkeleriyle ilişkilerini güçlendirerek hem ekonomik kazanç sağlayabilir hem de bölgesel istikrara katkı sunabilir. Ayrıca, İran ile Körfez arasında arabuluculuk rolü üstlenmek, Türkiye'nin diplomatik etkinliğini artırabilir.