Son yıllarda liberal olmayan, popülist ve otoriter liderlerin bazı ülkelerde seçim yenilgilerine uğramasına rağmen, yönetişim kalitesini izleyen sivil toplum kuruluşları ve demokratik gerileme uzmanları, küresel ölçekte endişe verici bir 'otokratikleşme' (autocratization) eğilimi belgeliyor. Bu eğilim, seçilmiş hükümetlerin yargı bağımsızlığına müdahalesinden medya özgürlüğünün kısıtlanmasına, sivil toplum alanının daraltılmasından muhalefetin baskı altına alınmasına kadar geniş bir yelpazede kendini gösteriyor. Asıl soru, seçmenlerin bu tehlikeli gidişatın farkına varıp varamayacağı ve demokratik kurumları yeniden canlandırmak için harekete geçip geçmeyeceğidir.
Gelişmenin Arka Planı: Demokrasiden Uzaklaşma
Demokratik gerileme (democratic backsliding) kavramı, 21. yüzyılın başlarında özellikle Macaristan ve Polonya gibi Orta Avrupa ülkelerinde gözlemlenen kurumsal aşınmayla birlikte akademik ve siyasi literatürde sıkça yer almaya başladı. Macaristan'da Viktor Orbán'ın 'illiberal demokrasi' söylemi, Polonya'da ise Hukuk ve Adalet Partisi'nin (PiS) yargı reformları, demokratik standartların seçim yoluyla iktidara gelen popülist liderler tarafından nasıl aşındırılabileceğinin örnekleri oldu. Bu durum, demokrasinin sadece seçimlerden ibaret olmadığı, aynı zamanda güçler ayrılığı, hukukun üstünlüğü, ifade özgürlüğü ve sivil toplum gibi temel ilkelerin korunması gerektiğini hatırlattı.
Freedom House, V-Dem Enstitüsü ve Uluslararası IDEA gibi kuruluşların yıllık raporları, dünya genelinde demokratik yönetimlerin sayısının azaldığını, otoriter rejimlerin ise istikrarlı bir şekilde arttığını gösteriyor. V-Dem'in 2024 yılı raporuna göre, dünya nüfusunun yaklaşık %70'i otokratik veya yarı-otoriter rejimler altında yaşıyor. En çarpıcı gerilemeler arasında ABD'de 6 Ocak 2021 Kongre baskını sonrası artan siyasi kutuplaşma ve kurumlara güven kaybı, Hindistan'da Başbakan Modi yönetiminde azınlık haklarının baskılanması ve Brezilya'da Bolsonaro döneminde çevre politikalarının gevşetilmesi sayılabilir.
Bölgesel ve Küresel Boyut
Otokratikleşme eğilimi tüm bölgelerde benzer bir seyir izliyor. Latin Amerika'da Venezuela ve Nikaragua'daki otoriterleşme, Orta Doğu'da Mısır ve Türkiye'deki (bu yazının yazıldığı dönemde Türkiye demokratik bir seçimle yönetiliyor, ancak eleştiriler var) gelişmeler, Afrika'da Sahel bölgesindeki askeri darbeler... Asya'da Filipinler, Tayland ve Bangladeş demokratik kırılganlıklarıyla öne çıkarken, Avrupa'da Macaristan ve Polonya örnekleri AB'nin demokratik değerlerini sınıyor. Küresel düzeyde, Çin ve Rusya gibi otoriter güçlerin yükselişi, demokratik blok üzerinde dış baskı oluşturuyor. Ekonomik belirsizlikler, göç krizleri ve pandemi sonrası toparlanma süreci, popülist söylemlerin güçlenmesine zemin hazırladı. Uzmanlar, demokratik kurumların dayanıklılığının artırılması için medya okuryazarlığı, yargı bağımsızlığı ve sivil katılımın teşvik edilmesi gibi adımların atılması gerektiğini vurguluyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Küresel otokratikleşme eğilimi, Türkiye'nin iç ve dış politikasında da yankı buluyor. Türkiye, son yıllarda yargı bağımsızlığı, ifade özgürlüğü ve sivil toplum alanında uluslararası raporlarda gerileme kaydeden ülkeler arasında sayılıyor. Bu durum, AB üyelik sürecini olumsuz etkilerken, Batı ile ilişkilerde güven bunalımı yaratıyor. Diğer yandan, Türkiye'nin bölgesel bir güç olarak otoriter rejimlerle kurduğu pragmatik ilişkiler (Rusya, Katar, Körfez ülkeleri) ve demokratik değerlere vurgu yapan Batılı müttefikler arasında bir denge kurma çabası, dış politikasını şekillendiriyor. Türkiye'nin demokratik standartlarını iyileştirmesi, hem iç istikrarı hem de uluslararası itibarı açısından kritik önem taşıyor. Aksi takdirde, küresel otokratikleşme dalgasından en fazla etkilenen ülkelerden biri olabilir.