Son yarım yüzyılın küresel ekonomik tarihi yazılırken, analistler çoğunlukla Amerika Birleşik Devletleri'ni merkeze koydu. Oysa daha sonraki nesillerin tartışmasız kabul edeceği bir gerçek var: Çin'in izlediği merkantilist politikalar, dünya ekonomisini dönüştüren en büyük şok dalgası oldu. Bu politika, devlet eliyle ihracatın teşviki, ulusal sanayinin korunması ve döviz rezervlerinin biriktirilmesi gibi klasik merkantilist araçları kullanmakla kalmadı; aynı zamanda teknoloji transferi, altyapı yatırımları ve küresel tedarik zincirlerine nüfuz gibi modern yöntemlerle küresel sistemin mimarisini baştan yazdı.
Çin Merkantilizminin Kökenleri ve Mekanizmaları
Çin'in 1978'de başlattığı reform ve dışa açılım politikaları, ülkeyi kısa sürede dünyanın en büyük imalat merkezi haline getirdi. Ancak bu dönüşüm sıradan bir serbest piyasa hikâyesi değildi. Devlet, stratejik sektörlerde yerli firmaları korumak için ithalat tarifeleri, teknoloji transferi zorunlulukları ve sübvansiyonlar gibi araçları kullandı. Özellikle 2001'de Dünya Ticaret Örgütü'ne (DTÖ) katılım sonrası ihracat patlaması yaşandı. Çin, düşük iş gücü maliyeti ve devlet teşvikleriyle küresel pazarlara akın etti. Bu süreçte ABD ve Avrupa'daki üreticiler rekabet gücünü kaybederken, Çin devasa döviz rezervleri biriktirdi. 2008 küresel mali krizi sonrası bu rezervler, Çin'e uluslararası finans sisteminde benzeri görülmemiş bir nüfuz kazandırdı. Kuşak ve Yol Girişimi (BRI) gibi projelerle Çin, altyapı yatırımları üzerinden Asya, Afrika ve Avrupa'da ekonomik bağımlılık ağları ördü.
Küresel Ekonomik Dengelerin Değişimi
Çin merkantilizminin etkisi yalnızca ticaret fazlasıyla sınırlı kalmadı. Teknoloji alanında Huawei, ZTE, BYD gibi dev şirketler devlet desteğiyle küresel liderliğe yükseldi. Yapay zeka, 5G ve elektrikli araçlar gibi kritik sektörlerde Çin'in pazar hakimiyeti, Batı'nın endüstriyel güvenlik endişelerini artırdı. ABD, Avrupa Birliği ve Japonya, Çin'in teknolojiye erişimini kısıtlamak için ihracat kontrolleri ve yatırım taramaları gibi önlemler alsa da, Çin'in yan sanayi ağları ve hammadde zincirlerine olan bağımlılık azalmış değil. Bu durum, küresel ticaret savaşlarının derinleşmesine ve çok taraflı sistemin erozyonuna yol açtı. Özellikle Çin'in nadir toprak elementleri üzerindeki hakimiyeti, savunma ve ileri teknoloji ürünlerinde Batı'nın kırılganlığını ortaya koydu. Dünya Bankası ve IMF verilerine göre, Çin'in 2023'teki GSYH'si dünya toplamının yaklaşık %18'ini oluşturuyor. Bu oran 1990'da %1,7'ydi.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Çin'in yükselişi Türkiye için hem fırsat hem de tehdit barındırıyor. Ticaret açısından Türkiye, Çin'den ithal ettiği ara mallar ve hammaddeler nedeniyle kronik bir açık veriyor. Öte yandan Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında Orta Koridor üzerinden Türkiye, Avrupa-Asya ticaretinde kritik bir köprü rolü üstlenebilir. Ancak Çin'in teknoloji ve üretimdeki hakimiyeti, Türkiye'nin yerli sanayisini korumak için daha akıllı politikalar geliştirmesini zorunlu kılıyor. Ankara'nın, AB ile Gümrük Birliği'nin modernizasyonu ve Asya'da alternatif ticaret ortaklıkları kurma çabaları, Çin merkezli bu yeni küresel düzende Türkiye'nin manevra alanını belirleyecek unsurlar arasında.