İngiliz gazeteci Yvonne Ridley’nin kariyerini bilen hiç kimse, onun cesaretinden bir an olsun şüphe duymaz. Sahada, masa başının değil, ateş hatlarının adamı olan Ridley; yanan sınırları aşmış, rejimlerle yüzleşmiş ve mazlumlara tanıklık edebilmek için hem kişisel hem de profesyonel bedeller ödemiş bir gazetecidir. Ancak son dönemde Irak üzerine yazdıkları ve söyledikleri, aynı Ridley’nin ne ölçüde bütünlüklü bir tablo çizdiğini sorgulatıyor. Bu makale, cesur bir kalemin neden bazen en kritik noktalarda sustuğunu ve bu suskunluğun bölgesel gerçeklerle nasıl örtüştüğünü ele alıyor.
Gelişmenin Arka Planı
Yvonne Ridley, 2001 yılında Afganistan’da Taliban tarafından esir alındığında uluslararası kamuoyunun dikkatini çekmişti. Esareti sırasında ve sonrasında kadın hakları, savaş mağdurları ve İslam dünyasının sorunları hakkında cesur açıklamalar yapmıştı. Ancak Irak’a geldiğinde, özellikle 2003 işgali sonrası gelişmeleri değerlendirirken daha temkinli bir dil kullanmaya başladı. Ridley, Irak’taki mezhep çatışmalarını, işgalin yol açtığı yıkımı ve sonrasında yükselen DAEŞ tehdidini ele alırken, zaman zaman Batı’nın sorumluluğunu görece hafifleten bir üslup benimsedi. Bu durum, onun daha önceki duruşuyla tezat oluşturuyor.
Ridley’nin Irak yazılarında dikkat çeken nokta, özellikle İran’ın bölgedeki rolüne dair eleştirilerinin dozu. Oysa aynı gazeteci, Suriye’de Esad rejimine karşı sert bir tutum sergilerken, Irak’ta benzer bir rejim eleştirisini geri planda tutuyor. Bu seçici yaklaşım, akıllara “Acaba hangi güç odaklarına yakın duruyor?” sorusunu getiriyor.
Bölgesel veya Küresel Boyut
Bu durum, yalnızca Ridley’nin kişisel tercihleriyle açıklanamaz. Ortadoğu’da gazetecilik yapmak, özellikle de Irak gibi kırılgan bir ülkede, sürekli bir denge oyununu gerektiriyor. Ridley’nin geçmişte Kürt ve Arap milliyetçiliği arasında taraf tutmaktan kaçınması, ancak son yıllarda İran yanlısı Şii gruplar ve Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi arasında sıkışan bir coğrafyada net bir pozisyon alamaması, belki de bu zorluğun bir yansıması.
Küresel ölçekte bakıldığında, Batılı gazetecilerin Ortadoğu’daki kör noktaları, ABD ve müttefiklerinin bölgeyi terk etmesiyle boşalan alanı doldurmaya çalışan yeni güçlerin motivasyonlarını anlamayı zorlaştırıyor. Ridley’nin yarım kalmış haritası, tam da bu noktada bir uyarı: Gerçekleri olduğu gibi aktarmak yerine, belirli anlatılara hizmet eden bir gazetecilik, bölgesel krizlerin derinleşmesine katkıda bulunabilir.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, Irak’ın kuzeyinde PKK varlığı, Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile ilişkileri ve İran’ın artan nüfuzu nedeniyle bu gelişmelerden doğrudan etkileniyor. Yvonne Ridley’nin sessiz kaldığı veya yarım bıraktığı konular, aslında Türkiye’nin güvenlik ve diplomasi öncelikleriyle örtüşüyor. Eğer Batılı gazeteciler İran’ın Irak’taki angajmanını tam anlamıyla eleştiremezse, Ankara’nın bölgede yalnızlaştırılması kolaylaşabilir. Bu nedenle, Türkiye’nin kendi medya ve diplomasi araçlarıyla, Ridley’nin görmezden geldiği noktaları ele alması ve bölgeye daha bütüncül bir bakış sunması stratejik bir gerekliliktir.