2 Kasım 1917'de Britanya hükümeti, Siyonist federasyona destek sözü veren Balfour Deklarasyonu'nu yayımladı. Dönemin Dışişleri Bakanı Arthur Balfour imzalı mektup, Filistin topraklarında 'Yahudi halkı için ulusal bir yurt' kurulmasını destekliyordu. 107. yıl dönümünde, bu kararın Filistin ve Orta Doğu üzerindeki derin etkileri hâlâ tartışılıyor. Deklarasyon, Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğu'na karşı stratejik bir hamle olarak görülse de, Filistinliler için topraklarının kaybı ve süregelen bir trajedinin başlangıcı oldu.
Balfour Deklarasyonu'nun Arka Planı
Birinci Dünya Savaşı'nın ortasında, Britanya İmparatorluğu, Filistin'i Osmanlı İmparatorluğu'ndan koparmayı hedefliyordu. 1916 Sykes-Picot Anlaşması ile Orta Doğu'nun paylaşımı planlanmıştı. Ancak 1917'de Rusya'daki Bolşevik Devrimi ve ABD'nin savaşa girmesi dengeleri değiştirdi. Britanya, Siyonist hareketin desteğini kazanmak ve Yahudi lobisinin ABD'nin savaşa girmesini desteklemesini sağlamak için Balfour Deklarasyonu'nu yayımladı. Mektup, 'Filistin'de Yahudi halkı için ulusal bir yurt' kurulmasını desteklerken, 'mevcut Arap nüfusunun medeni ve dini haklarının korunacağını' belirtiyordu. Ancak bu ifade, Filistinlilerin siyasi haklarını garanti etmiyordu.
Deklarasyonun ardından, 1920'de Milletler Cemiyeti, Britanya'ya Filistin Mandası'nı verdi. Manda döneminde Yahudi göçü teşvik edildi. 1917'de Filistin nüfusunun yaklaşık %90'ı Arap iken, 1947'ye gelindiğinde bu oran %60'a düştü. 1947'de Birleşmiş Milletler, Filistin'i Yahudi ve Arap devletleri olarak ikiye ayıran bir planı kabul etti. Bu plan, Filistinliler tarafından reddedildi ve 1948'de İsrail'in kuruluşuyla sonuçlanan savaş patlak verdi. Yüz binlerce Filistinli mülteci durumuna düştü.
Balfour Deklarasyonu, sadece bir mektup değil, aynı zamanda bir sömürgeci zihniyetin ürünüydü. Britanya, Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkını yok sayarak, bölgeyi kendi stratejik çıkarları doğrultusunda şekillendirdi. Bu durum, günümüze kadar süren bir istikrarsızlık ve çatışma ortamı yarattı.
Bölgesel ve Küresel Boyut
Balfour Deklarasyonu'nun etkileri, sadece Filistin ile sınırlı kalmadı. Orta Doğu'nun siyasi haritasını şekillendiren bu karar, Arap milliyetçiliğinin yükselişine ve Batı karşıtlığına zemin hazırladı. 1948'den bu yana İsrail-Filistin çatışması, bölgesel savaşlara ve küresel gerilimlere yol açtı. 1967 Altı Gün Savaşı, 1973 Yom Kippur Savaşı, 1982 Lübnan Savaşı ve 2000'lerdeki intifadalar, bu mirasın sonuçlarıdır.
Uluslararası hukuk açısından, Balfour Deklarasyonu, Filistinlilerin self-determinasyon hakkını ihlal ettiği gerekçesiyle sık sık eleştirilir. Birleşmiş Milletler'in 1947'deki taksim kararı da bu deklarasyona dayandırılır. Bugün, Filistinliler hâlâ mülteci kamplarında yaşıyor ve bağımsız bir devlet kurma mücadelesi veriyor. İsrail ise, güvenlik endişeleri ve tarihsel bağları gerekçe göstererek toprak tavizlerine karşı çıkıyor.
Seçici hafıza kavramı, Balfour Deklarasyonu'nun anılmasında kendini gösteriyor. Batı medyasında ve siyasi söylemde, deklarasyon genellikle bir 'tarihsel hata' olarak değil, 'Yahudi halkının kendi kaderini tayin hakkı' olarak sunuluyor. Oysa Filistinliler için bu, topraklarının gasp edilmesinin başlangıcıdır. Bu seçici hafıza, adaletsizliğin sürmesine katkıda bulunuyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Balfour Deklarasyonu, Osmanlı İmparatorluğu'nun Filistin topraklarını kaybetmesiyle sonuçlandığı için Türkiye'nin tarihsel hafızasında önemli bir yere sahiptir. Bugün Türkiye, Filistin davasını güçlü şekilde desteklemekte ve iki devletli çözümü savunmaktadır. Deklarasyonun yıl dönümü, Türkiye'de Filistin yanlısı gösterilere sahne olmaktadır. Ayrıca, Türkiye'nin bölgedeki istikrar arayışı ve İsrail ile ilişkileri, bu tarihsel mirastan etkilenmektedir. Türkiye, Filistinlilerin haklarını uluslararası platformlarda savunarak, Orta Doğu'da etkin bir aktör olmayı hedeflemektedir. Bu durum, Türkiye'nin dış politikasında Filistin meselesinin merkezi bir yer tuttuğunu göstermektedir.