2025 yılında James Cameron, “Eurodeterrent: A Vision for an Anglo-French Nuclear Force” başlıklı yazısında Birleşik Krallık ve Fransa'nın Avrupa için Washington'dan bağımsız bir nükleer caydırıcılık şemsiyesi geliştirmek üzere işbirliği yapması gerektiğini savundu. Aradan geçen bir yılın ardından, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un Avrupa'nın nükleer savunma mimarisine dair açıklamaları, bu fikrin ne kadar uygulanabilir olduğu sorusunu yeniden gündeme taşıdı. Avrupa'nın ABD'siz bir nükleer caydırıcılık kapasitesi inşa etmesi, askeri, siyasi ve ekonomik açıdan ciddi zorluklar barındırıyor.
Gelişmenin Arka Planı
Soğuk Savaş döneminden bu yana Avrupa güvenliği, ABD'nin nükleer şemsiyesi altında şekillendi. NATO çerçevesinde konuşlandırılan Amerikan taktik nükleer silahları, Moskova'ya karşı temel caydırıcılık aracı oldu. Ancak son yıllarda Washington'ın güvenlik önceliklerinin Asya-Pasifik'e kayması ve Avrupa'daki Amerikan askeri varlığının sorgulanması, Avrupa başkentlerinde stratejik özerklik arayışlarını hızlandırdı. Fransa ve İngiltere, kıtanın iki nükleer gücü olarak öne çıkıyor. Fransa'nın yaklaşık 290, İngiltere'nin ise 225 civarında nükleer savaş başlığı bulunuyor. Ancak bu iki ülkenin caydırıcılık doktrinleri farklı: Paris, nükleer gücünü ulusal bağımsızlığın garantisi olarak görürken, Londra'nın nükleer kapasitesi teknik olarak ABD ile yakın işbirliğine dayanıyor.
James Cameron'un 2025'te ortaya attığı “Eurodeterrent” fikri, tam da bu bağımlılığı aşmayı hedefliyordu. Cameron, iki ülkenin ortak bir nükleer planlama ve operasyon mekanizması kurmasını, Avrupa ülkelerinin de bu yapıya mali ve siyasi katkı sağlamasını önermişti. Macron ise yıllardır Avrupa'nın nükleer caydırıcılık konusunda daha fazla sorumluluk alması gerektiğini savunuyor. 2020'de yaptığı bir konuşmada, Fransa'nın nükleer gücünün Avrupa'nın güvenliğine katkı sunduğunu, ancak bunun Avrupa düzeyinde bir stratejik diyalogla desteklenmesi gerektiğini belirtmişti. 2026 itibarıyla bu tartışma, AB'nin savunma ve güvenlik politikalarındaki dönüşümle birlikte yeni bir boyut kazandı.
Bölgesel ve Küresel Boyut
Avrupa'nın ABD'siz bir nükleer caydırıcılık kapasitesi oluşturması, öncelikle NATO içindeki dengeleri sarsabilir. Zira ittifakın nükleer paylaşım düzenlemeleri, Amerikan silahlarının ev sahibi ülkelerde konuşlandırılmasına dayanıyor. Fransa ve İngiltere'nin bu yapının dışında bir Avrupa caydırıcılığı kurması, ittifak içinde ikili bir yapı yaratma riski taşıyor. Ayrıca, Almanya gibi nükleer silaha sahip olmayan ama Avrupa'nın ekonomik lokomotifi olan ülkelerin bu yeni yapıya nasıl entegre olacağı belirsiz. Berlin, uzun süredir nükleer silahlanmaya mesafeli dursa da, ABD'nin güvenlik garantilerine olan güvenin azalması, Almanya'da da stratejik bir yeniden değerlendirmeye yol açabilir.
Rusya açısından bakıldığında, Avrupa'nın bağımsız bir nükleer caydırıcılık hamlesi Moskova tarafından provokasyon olarak görülecektir. Kremlin, Avrupa'nın nükleer kapasitesini artırmasını kendi güvenliğine tehdit olarak algılayıp, karşı önlemler alabilir. Bu da Avrupa'da yeni bir nükleer silahlanma yarışını tetikleyebilir. Öte yandan, ABD'nin tutumu da kritik. Washington, Avrupa'nın daha fazla savunma sorumluluğu almasını istese de, nükleer caydırıcılığın kontrolünü kaybetmek istemeyebilir. Amerikan yönetimleri, nükleer şemsiyenin transatlantik bağın temel taşı olduğunu ve bunun zayıflatılmasının ittifakı böleceğini savunuyor.
Teknik ve mali boyut ise ayrı bir zorluk. Avrupa'nın bağımsız bir nükleer caydırıcılık için yeterli sayıda savaş başlığı, fırlatma platformu ve komuta-kontrol altyapısına sahip olması gerekiyor. Fransa'nın denizaltından fırlatılan balistik füze kapasitesi ve İngiltere'nin Trident sistemi, ortak bir Avrupa caydırıcılığının çekirdeğini oluşturabilir. Ancak bu sistemlerin entegrasyonu, maliyet paylaşımı ve karar alma mekanizmaları ciddi müzakere gerektiriyor. Uzmanlar, böyle bir projenin on yıllar alabileceğini ve yüz milyarlarca euroya mal olabileceğini belirtiyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Avrupa'nın ABD'den bağımsız nükleer caydırıcılık arayışı, Türkiye için stratejik belirsizlikler barındırıyor. NATO üyesi olarak Türkiye, ittifakın nükleer paylaşım düzenlemelerinin dışında kalabilir; zira mevcut yapıda Amerikan taktik nükleer silahları Türkiye'de konuşlu değil. Avrupa'nın kendi nükleer şemsiyesini kurması, Ankara'nın transatlantik güvenlik mimarisindeki konumunu zayıflatabilir. Öte yandan, Türkiye'nin kendi nükleer programı yok; ancak böyle bir gelişme, bölgesel güç dengelerini etkileyerek Ankara'yı yeni güvenlik arayışlarına itebilir. Ayrıca, Avrupa'nın savunma özerkliği arayışı, Türkiye'nin AB savunma projelerine katılımı konusundaki mevcut engelleri daha da belirginleştirebilir.