ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptı (MOU), daha üç hafta bile geçmeden ciddi çatlaklar vermeye başladı. Bu durum, uluslararası diplomasinin ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor. “The Adversarial” bülteninin bu haftaki sayısı, Amerika’nın en büyük rakipleri olan Çin, Rusya, İran, Kuzey Kore ve cihatçı gruplarla yaşanan gerilimleri mercek altına alıyor. İmzalanan anlaşmanın akıbeti, yalnızca iki ülke arasındaki ilişkileri değil, aynı zamanda Orta Doğu’daki güç dengelerini ve küresel enerji piyasalarını da derinden etkileme potansiyeline sahip.
Mutabakat Zaptının İlk Üç Haftası: Umutlar ve Hayal Kırıklıkları
ABD ile İran arasında, nükleer program ve yaptırımlar konusunda yumuşama sağlayacağı umulan mutabakat zaptı, uluslararası toplumda temkinli bir iyimserlik yaratmıştı. Ancak anlaşmanın imzalanmasından sadece üç hafta sonra, tarafların birbirlerini suçlamaya başladığı ve anlaşmanın uygulanmasına yönelik somut adımların atılmadığı görülüyor. Özellikle İran’ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerine devam ettiği yönündeki raporlar, ABD’deki şahin kanadı harekete geçirmiş durumda. Öte yandan Tahran yönetimi, yaptırımların kaldırılması konusunda somut bir ilerleme kaydedilmediğini, bu nedenle anlaşmanın taahhütlerini yerine getirmekte isteksiz olduğunu dile getiriyor.
Bu karşılıklı güvensizlik ortamı, anlaşmanın geleceğini belirsizliğe sürüklüyor. Uzmanlar, mevcut gidişatın, 2015 tarihli Kapsamlı Ortak Eylem Planı’nın (JCPOA) akıbetine benzer bir şekilde sonuçlanabileceği uyarısında bulunuyor. O dönemde de anlaşma imzalanmış ancak uygulama aşamasında tarafların birbirlerine yönelik suçlamaları, anlaşmanın çökmesine yol açmıştı. Şimdi benzer bir senaryonun yaşanması ihtimali, bölgede yeni bir kriz dalgasını tetikleyebilir.
Bölgesel Güç Mücadelesi ve Küresel Yansımalar
ABD-İran anlaşmasındaki bu kırılganlık, sadece ikili ilişkileri değil, aynı zamanda bölgesel güç dengelerini de yakından ilgilendiriyor. İsrail, anlaşmanın İran’ın nükleer programını tamamen durdurmadığı gerekçesiyle başından beri endişeli. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi Körfez ülkeleri ise olası bir İran-ABD yumuşamasının bölgesel nüfuzlarını zayıflatabileceği düşüncesiyle temkinli yaklaşıyor. Bu ülkeler, İran’ın bölgedeki vekil güçler aracılığıyla etkinliğini artırabileceği ihtimaline karşı kendi savunma harcamalarını artırma yoluna gidiyor.
Küresel ölçekte ise bu belirsizlik, petrol fiyatlarında dalgalanmalara neden oluyor. Piyasalar, anlaşmanın çökmesi durumunda İran’a yönelik yaptırımların yeniden devreye girmesi ve İran’ın petrol ihracatının sekteye uğraması ihtimalini fiyatlamaya başladı. Öte yandan, Çin ve Rusya’nın İran’la olan ekonomik ve askeri iş birliklerini derinleştirmesi, ABD’nin elini zayıflatan bir başka faktör olarak öne çıkıyor. Bu durum, ABD’nin yaptırım politikalarının etkinliğini azaltırken, Çin’in Orta Doğu’daki nüfuzunu artırma çabalarına da katkı sağlıyor.
The Adversarial bülteninin bu sayısında ayrıca, Rusya’nın Ukrayna’daki savaşı yürütme biçimi, Kuzey Kore’nin balistik füze denemeleri ve cihatçı grupların Afrika’daki yükselişi gibi konular da ele alınıyor. Bu gelişmelerin her biri, ABD’nin küresel liderlik rolünü sorgulatan ve uluslararası sistemin çok kutuplu yapısını güçlendiren unsurlar olarak öne çıkıyor. Özellikle Çin’in artan ekonomik ve askeri kapasitesi, Washington yönetiminin dış politika önceliklerini yeniden gözden geçirmesine neden oluyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
ABD-İran mutabakat zaptının akıbeti, Türkiye’yi doğrudan etkileyen bir gelişmedir. Türkiye, İran’la ekonomik ve enerji alanlarında güçlü bağlara sahip olup, yaptırımların delinmesi nedeniyle ABD ile zaman zaman gerilim yaşamıştır. Anlaşmanın başarısız olması durumunda Türkiye, enerji maliyetlerinin artması ve komşusundaki istikrarsızlığın sınır güvenliğine yansıması riskiyle karşı karşıya kalabilir. Öte yandan, Rusya ve Çin ile yakın ilişkiler kuran Türkiye, ABD’nin bölgeden çekilmesi durumunda ortaya çıkan güç boşluğunda kendi çıkarlarını korumak için daha aktif bir rol üstlenmek durumunda kalabilir. Bu nedenle Ankara, anlaşmanın sürdürülebilmesi için tarafları diyaloğa teşvik ederken, kendi enerji arz güvenliğini çeşitlendirme politikalarına da hız verecektir. Sonuç olarak, bu anlaşmanın kaderi, Türk dış politikasının gelecekteki manevra alanını da büyük ölçüde belirleyecek niteliktedir.