ABD'nin bağımsızlığını kazanmasının üzerinden 250 yıl geçti. Peki, Amerikan Rüyası olarak bilinen, herkesin çalışarak başarıya ulaşabileceği inancı hâlâ geçerli mi? Tarihçi Heather Cox Richardson, The Guardian için kaleme aldığı makalede, bu sorunun cevabını tarihsel perspektiften arıyor. Richardson'a göre, Amerikan Rüyası son yıllarda ciddi bir erozyona uğradı; ancak bu kavramın kendisi de başından beri bir mit ve gerçeklik karışımıydı. Bugün ABD'de gelir eşitsizliğinin artması, sosyal hareketliliğin azalması ve siyasi kutuplaşma, bu rüyaya olan inancı zayıflatmış durumda. Makale, 1776'dan bu yana Amerikan toplumunun geçirdiği dönüşümleri mercek altına alıyor.
Gelişmenin Arka Planı: Amerikan Rüyası Neden Sorgulanıyor?
Heather Cox Richardson, Amerikan Rüyası kavramının kökenlerini ABD'nin kuruluş yıllarına dayandırıyor. 18. yüzyılda, özellikle Batı'ya doğru genişleme döneminde, toprak sahibi olma ve kendi işini kurma fırsatı birçok göçmen için cazip bir vaatti. Ancak bu fırsat, herkes için eşit değildi; kölelik, yerli halkların topraklarından sürülmesi ve kadınların haklarındaki kısıtlamalar, bu rüyanın sadece beyaz erkekler için geçerli olduğunu gösteriyordu. 20. yüzyılda New Deal dönemi ve savaş sonrası refah devleti uygulamaları, orta sınıfı güçlendirerek rüyayı daha erişilebilir kıldı. Ancak 1980'lerden itibaren neoliberal politikalar, sendikaların zayıflaması ve vergi indirimleri, gelir dağılımını bozdu. Bugün ABD'de en zengin %1'lik kesim, toplam servetin %40'ına sahip. Bu durum, sosyal hareketliliği neredeyse imkansız hale getiriyor: Bir çocuğun ebeveynlerinden daha zengin olma olasılığı 1940'lardan bu yana sürekli düştü. Aynı zamanda, yüksek öğrenim maliyetleri ve sağlık harcamaları, aileleri borç batağına sürüklüyor. Richardson, bu ekonomik gerçeklerin Amerikan Rüyası'nı bir illüzyona dönüştürdüğünü vurguluyor.
Siyasi alanda da benzer bir tablo var. İki partili sistem, giderek kutuplaşmış ve kilitlenmiştir. Seçmenler, siyasetin kendilerini temsil etmediğini düşünüyor. 2020 başkanlık seçimlerine katılım yüksek olsa da, siyasi kurumlara güven rekor düşük seviyelerde. Richardson, tarihsel olarak Amerikan Rüyası'nın kriz dönemlerinde güçlendiğini, ancak bugünkü krizin farklı olduğunu belirtiyor: Bu kez yapısal eşitsizlikler ve iklim değişikliği gibi sistemik sorunlarla karşı karşıyayız. Ayrıca, pandemi sonrası 'Büyük İstifa' ve çalışma koşullarına yönelik artan eleştiriler, özellikle genç kuşağın rüyaya olan inancını sorgulamasına yol açtı.
Bölgesel veya Küresel Boyut
ABD'deki bu gelişmeler, sadece Amerikan toplumunu değil, tüm dünyayı etkiliyor. Amerikan Rüyası, Soğuk Savaş boyunca Batı Bloku'nun ideolojik bir silahı olarak kullanıldı. Bugün ise, Çin'in yükselişi ve otoriter kapitalizm modeli, ABD'nin yumuşak gücüne meydan okuyor. Eğer ABD, kendi vaatlerini yerine getiremezse, bu durum küresel ölçekte demokrasi ve serbest piyasa ekonomisine olan güveni sarsabilir. Özellikle gelişmekte olan ülkeler, ABD'yi bir rol model olarak görmekten vazgeçebilir. Aynı zamanda, ABD içindeki siyasi kutuplaşma ve sosyal huzursuzluk, ülkenin dış politikada istikrarlı bir aktör olmasını da zorlaştırıyor. Örneğin, iklim değişikliğiyle mücadele, göç politikaları ve uluslararası ticaret anlaşmaları gibi konularda ABD'nin iç siyasetindeki kilitlenmeler, küresel iş birliğini baltalıyor. Heather Cox Richardson'un analizi, bu iç sorunların sadece Amerikan halkını değil, tüm insanlığı ilgilendirdiğine işaret ediyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Bu gelişme, Türkiye için dolaylı da olsa önemli çıkarımlar barındırıyor. ABD'deki sosyal hareketlilik krizi, Türkiye gibi yükselen piyasa ekonomilerinde benzer eğilimlerin olabileceğine dair bir uyarı niteliği taşıyor. Türkiye'de de son yıllarda gelir eşitsizliği artmakta, genç işsizliği yüksek seyretmektedir. Ayrıca, ABD'nin yumuşak gücündeki erozyon, Türkiye'nin alternatif modeller arayışını hızlandırabilir. Bununla birlikte, ABD'deki siyasi kutuplaşma ve istikrarsızlık, Türkiye ile ABD arasındaki ittifak ilişkilerinde belirsizlik yaratabilir. Özellikle savunma sanayi, ticaret ve bölgesel güvenlik konularında ABD'nin iç politikadaki dalgalanmaları, iki ülke arasındaki iş birliğini olumsuz etkileyebilir. Türkiye, bu bağlamda kendi ekonomik ve siyasi modellerini güçlendirerek, küresel belirsizliklere karşı daha dirençli hale gelmelidir.