Yeni bir analize göre, Kenya'daki mercan resiflerinden Karayipler'deki deniz çayırlarına ve Arktik'teki balina göç koridorlarına kadar dünyanın en önemli denizel habitatları, açık deniz petrol, doğal gaz ve sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) geliştirme projelerinin hızla yayılması tehdidi altında. Analiz, bu projelerin birçoğunun deniz yaşamı açısından kritik öneme sahip bölgelerde yoğunlaştığını ve araştırmaların bu faaliyetlerin ekosistemler üzerinde uzun vadeli ve geri dönüşü olmayan hasarlara yol açabileceğini gösterdiğini belirtiyor.
Gelişmenin Arka Planı: Denizel Biyoçeşitlilik Sıcak Noktaları Tehdit Altında
İngiltere merkezli düşünce kuruluşu Carbon Tracker'ın yayımladığı rapor, 2023 itibarıyla küresel çapta 1.200'den fazla açık deniz petrol ve gaz sahasının bulunduğunu ve bunların yaklaşık yüzde 30'unun deniz koruma alanları veya hassas ekosistemlerle çakıştığını ortaya koyuyor. Özellikle Arktik bölgesi, iklim değişikliği nedeniyle buzulların erimesiyle birlikte yeni deniz yollarının açılması ve enerji şirketlerinin ilgisini çekmesiyle en çok etkilenen alanlardan biri haline geldi. Barents Denizi ve Beaufort Denizi'nde yürütülen sismik araştırmaların, nesli tükenmekte olan Grönland balinalarının göç yollarını bozduğu ve iletişimlerini engellediği tespit edildi. Benzer şekilde, Doğu Afrika kıyılarındaki mercan üçgeni bölgesinde, Tanzanya ve Mozambik açıklarında yeni keşfedilen dev gaz sahaları, UNESCO Dünya Mirası listesindeki deniz parklarını tehdit ediyor.
Küresel Boyut: Ekonomik Çıkarlar ve Çevre Arasındaki Çatışma
Analiz, enerji talebinin artması ve fosil yakıt fiyatlarındaki dalgalanmaların, şirketleri daha önce ulaşılamayan deniz alanlarına yönelttiğini vurguluyor. Özellikle gelişmekte olan ülkeler, kısa vadeli ekonomik kazançlar uğruna çevresel düzenlemeleri gevşetiyor. Örneğin, Guyana ve Surinam açıklarında keşfedilen büyük petrol rezervleri, Amazon deltasındaki hassas ekosistemleri tehdit ederken, ülkeler ekonomik büyüme vaadiyle projelere yeşil ışık yakıyor. Rapor, mevcut açık deniz faaliyetlerinin yılda 4 milyar ton karbondioksit emisyonuna yol açtığını ve bu miktarın küresel sera gazı emisyonlarının yaklaşık yüzde 8'ine denk geldiğini belirtiyor. Ayrıca, bu projelerin sadece iklim değişikliğini hızlandırmakla kalmayıp, deniz kirliliği, gürültü kirliliği ve habitat tahribatı yoluyla deniz biyoçeşitliliğini doğrudan etkilediği ifade ediliyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, Doğu Akdeniz'de kendi kıta sahanlığında petrol ve doğal gaz arama faaliyetlerini sürdürürken, bu küresel eğilimden doğrudan etkilenmektedir. Türkiye'nin deniz yetki alanlarında yürüttüğü sismik araştırmalar ve sondajlar, özellikle Girit Adası çevresindeki denizel biyoçeşitlilik açısından zengin bölgelerde çevresel endişelere yol açmaktadır. Ayrıca, Türkiye'nin enerji arz güvenliği politikası kapsamında yerli kaynaklara yönelmesi, Karadeniz'deki keşiflerin ardından bu alandaki faaliyetlerini artırmasına neden olmuştur. Küresel çapta artan açık deniz enerji arayışının çevresel maliyetleri, Türkiye'nin kendi enerji politikalarını şekillendirirken sürdürülebilirlik ile enerji bağımsızlığı arasında bir denge kurmasını gerektirmektedir. Özellikle turizm ve balıkçılık gibi ekonomik sektörlerin deniz sağlığına bağımlılığı göz önüne alındığında, Türkiye'nin uluslararası çevre standartlarına uyum sağlaması ve bölgesel işbirliklerini güçlendirmesi büyük önem taşımaktadır.