Yeni yayımlanan bir rapor, Amerika Birleşik Devletleri ve diğer büyük sanayileşmiş ülkelerin, 2015 Paris İklim Anlaşması'nı imzalamadan çok daha önce, sera gazı emisyonlarını azaltma yönünde hukuki yükümlülüklerle karşı karşıya kalabileceklerini bildiklerine dair kanıtları güçlendiriyor. “Ülkeler Ne Biliyordu” (What Countries Knew) başlıklı rapor, 1950'li ve 1960'lı yıllarda hükümetlerin küresel ısınmanın bilimsel risklerinin tamamen farkında olduğunu, ancak fosil yakıt temelli büyüme modelini seçerek bu bilgiyi görmezden geldiğini belgeliyor. Bu durum, iklim değişikliğiyle ilgili hukuki sorumluluk tartışmalarını yeniden alevlendiriyor.
Gelişmenin Arka Planı
Rapor, dünyanın önde gelen araştırma kurumlarından oluşan bir konsorsiyum tarafından hazırlandı ve ABD, Birleşik Krallık, Almanya, Japonya gibi ülkelerin 1950'lerde petrol ve kömür kullanımının atmosferde karbondioksit biriktirerek sera etkisi yaratacağını bildiğini ortaya koyuyor. Örneğin, ABD'nin 1957'de yayımlanan bir raporu, fosil yakıt tüketiminin “gezegenin iklimini değiştirebileceği” uyarısını içeriyordu. Benzer şekilde, Birleşik Krallık hükümetine sunulan 1965 tarihli bir belge, endüstriyel faaliyetlerin karbon salımını artırdığını ve bunun uzun vadede geri dönüşü olmayan sonuçlar doğurabileceğini belirtiyordu.
Bu bilgilere rağmen hükümetler, hızlı ekonomik büyüme ve enerji güvenliği adına fosil yakıtlara yatırım yapmaya devam etti. Rapora göre, 1950-1970 yılları arasında küresel petrol tüketimi üç katına çıktı ve karbon emisyonları benzer oranda arttı. Bilim insanları, bu dönemde alınacak önlemlerin iklim krizini büyük ölçüde hafifletebileceğini ifade ederken, siyasi ve ekonomik çıkarların ağır bastığı görülüyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
Raporun en çarpıcı bulgularından biri, ülkelerin iklim değişikliğine dair farkındalıklarının uluslararası hukuk bağlamında sorumluluk doğurabileceğini göstermesidir. Hukukçular, bu belgelerin, Paris Anlaşması öncesi dönemde dahi devletlerin ihmalkâr davrandığını kanıtlamak için kullanılabileceğini belirtiyor. Bu, özellikle gelişmekte olan ülkelerin iklim değişikliğinin etkilerine karşı tazminat taleplerini güçlendirebilir.
Küresel ısınmanın bugünkü boyutları düşünüldüğünde, 1950'lerdeki bu bilinçli tercihlerin sonuçları ağır olmuştur. Birleşmiş Milletler verilerine göre, 2023'te küresel ortalama sıcaklık sanayi öncesi döneme göre 1,45°C artmıştır. Rapor, bu artışın büyük bir kısmının 1970 öncesi biriken emisyonlardan kaynaklandığını vurgulamaktadır. Günümüzde sıklaşan aşırı hava olayları, kuraklık, sel ve deniz seviyesi yükselmesi, bu gecikmiş eylemin faturası olarak yorumlanmaktadır.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, hem tarihsel sorumluluk hem de kırılganlık açısından bu raporun bulgularıyla doğrudan ilişkilidir. Türkiye, 1950'lerden bu yana fosil yakıt bağımlılığını artırmış ve son yıllarda Paris Anlaşması'nı onaylamasına rağmen emisyon hacmi yükselmeye devam etmektedir. Rapordaki belgeler, gelişmiş ülkelerin iklim krizine ilişkin erken uyarıları görmezden gelmesinin, bugün Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin daha yüksek uyum maliyetleriyle karşılaşmasına yol açtığını göstermektedir. Bu bağlamda Türkiye, uluslararası iklim diplomasisinde tarihsel sorumluluk ve adalet vurgusunu güçlendirebilir. Ayrıca, enerji dönüşümünde hızlı adımlar atılmazsa, benzer hukuki ve ekonomik yüklerle karşılaşma riski bulunmaktadır.