Washington’da 24 Ağustos 2026’da kritik bir adım atıldı: Trump yönetimi, ABD ile Suudi Arabistan arasındaki nükleer işbirliği anlaşmasının metnini Kongre’ye resmen iletti. Bu hamle, Atom Enerjisi Yasası’nda öngörülen 90 günlük kongre inceleme sürecini başlattı ve uluslararası nükleer düzenin geleceğine dair tartışmayı yeniden alevlendirdi. Anlaşmanın içeriği, kamuoyuna yansıyan ilk bilgilere göre, önceki endişeleri bir ölçüde gideren maddeler içeriyor. Özellikle uranyum zenginleştirme ve nükleer yakıt döngüsü konularındaki kısıtlamalar, metnin “düşündüğümüzden daha iyi” olarak nitelendirilmesine yol açtı.
Anlaşmanın Arka Planı ve Kongre Süreci
ABD ile Suudi Arabistan arasındaki nükleer işbirliği görüşmeleri yıllardır sürüyordu. Suudi Arabistan, sivil nükleer enerji programını geliştirmek istiyor; ancak uluslararası toplum, Riyad’ın nükleer silah edinme potansiyelinden endişe ediyor. Trump yönetiminin Kongre’ye sunduğu metin, sivil nükleer işbirliğinin çerçevesini çiziyor. Anlaşma kapsamında ABD’li şirketlerin Suudi Arabistan’a nükleer teknoloji ve ekipman satması öngörülüyor. Buna karşılık Suudi tarafı, nükleer yakıt döngüsünün barışçıl kullanımı ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) denetimlerine uyum konusunda taahhütlerde bulunuyor.
Atom Enerjisi Yasası uyarınca, bu tür anlaşmalar Kongre’ye sunulduktan sonra 90 gün boyunca yasama organının incelemesine tabi. Kongre, basit bir ortak kararla anlaşmayı engelleme hakkına sahip. Bu süreç, hem Cumhuriyetçi hem de Demokrat kanattan gelebilecek itirazlar için bir fırsat penceresi anlamına geliyor. Özellikle İsrail yanlısı lobiler ve nükleer yayılma karşıtı gruplar, anlaşmanın Suudi Arabistan’a zenginleştirme hakkı tanıyıp tanımadığını sorguluyor. İlk değerlendirmeler, anlaşmanın katı bir “altın standart” içermediğini, yani Suudi Arabistan’a uranyum zenginleştirme izni vermediğini gösteriyor. Bu da metni, önceki tartışmalarda dile getirilen endişeleri hafifletiyor.
Beyaz Saray yetkilileri, anlaşmanın bölgesel istikrarı güçlendireceğini ve İran’ın nükleer programına karşı bir denge unsuru oluşturacağını savunuyor. Ancak Kongre’deki bazı isimler, Suudi Arabistan’ın geçmişte nükleer silah arayışında olduğuna dair istihbarat raporlarını hatırlatarak temkinli yaklaşıyor. Yine de anlaşma metninin şeffaf bir şekilde paylaşılması, yönetimin ikna çabalarının bir parçası olarak görülüyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
Orta Doğu’da nükleer enerji yarışı, son yıllarda hız kazandı. BAE’nin Barakah santrali devreye girmiş, İran ise uranyum zenginleştirme faaliyetlerini sürdürüyor. Suudi Arabistan’ın da sivil nükleer programını başlatması, bölgesel güç dengesini etkileyecek. ABD’nin Suudi Arabistan ile böyle bir anlaşma yapması, İran’a karşı bir hamle olarak okunuyor. Ancak anlaşmanın nükleer silahların yayılmasını önleme rejimine zarar verme riski de var. Eğer Suudi Arabistan’a zenginleştirme hakkı tanınırsa, diğer bölge ülkeleri de benzer taleplerde bulunabilir. Bu nedenle anlaşmanın detayları, sadece ABD-Suudi ilişkileri değil, küresel nükleer düzen açısından da dikkatle izleniyor.
Kongre’nin 90 günlük inceleme süreci, anlaşmanın geleceği için belirleyici olacak. Eğer Kongre itiraz etmezse, anlaşma yürürlüğe girecek. Aksi halde yönetim, metinde değişiklik yapmak zorunda kalabilir. Uzmanlar, anlaşmanın “düşündüğümüzden daha iyi” olarak nitelendirilmesinin, metnin nükleer yayılmayı önleyici hükümler içermesinden kaynaklandığını belirtiyor. Özellikle “gold standard” olarak bilinen ve zenginleştirme ile yeniden işleme faaliyetlerini yasaklayan modelin bu anlaşmada ne ölçüde yer aldığı merak ediliyor. İlk okumalara göre, anlaşma bu standarttan taviz vermiş görünmüyor; aksine Suudi tarafına sıkı denetim yükümlülükleri getiriyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, Orta Doğu’da nükleer enerji ve güvenlik dengelerini yakından takip ediyor. Suudi Arabistan’ın sivil nükleer programı, bölgede yeni bir güç unsuru yaratabilir. Türkiye’nin kendi nükleer enerji projeleri (Akkuyu gibi) ve bölgesel nükleer silahsızlanma politikaları göz önüne alındığında, ABD-Suudi anlaşması Ankara için hem fırsat hem de risk içeriyor. Eğer anlaşma Suudi Arabistan’a zenginleştirme hakkı tanımazsa, bu Türkiye’nin nükleer yakıt döngüsü konusundaki hassasiyetleriyle uyumlu olabilir. Ancak anlaşmanın İran’a karşı bir denge unsuru olarak sunulması, bölgesel gerilimi artırabilir. Türkiye, nükleer yayılmanın önlenmesi ve bölgesel istikrar arasında dengeli bir politika izlemeye devam edecek gibi görünüyor.