ABD ile Suudi Arabistan arasında uzun süredir müzakere edilen nükleer enerji anlaşması, Başkan Donald Trump'ın son dakikada eklediği İsrail ile normalleşme şartı nedeniyle belirsizliğe sürüklendi. Hem Washington hem de Riyad'dan üst düzey yetkililerin yakın zamanda yaptığı açıklamalar, anlaşmanın hâlâ masada olduğunu ancak çözülmesi gereken kritik pürüzler bulunduğunu gösteriyor.
Anlaşmanın Arka Planı: Nükleer Enerji ve Bölgesel Dengeler
ABD ile Suudi Arabistan arasındaki nükleer iş birliği görüşmeleri, Riyad'ın sivil nükleer programını kurma hedefiyle 2020'li yılların başında hız kazandı. Suudi Arabistan, ekonomisini petrole bağımlılıktan kurtarmayı ve artan enerji talebini karşılamayı amaçlayan Vizyon 2030 programı çerçevesinde nükleer enerjiyi hayati bir unsur olarak görüyor. Ancak görüşmeler, uranyum zenginleştirme ve yakıt çevrimi hakları gibi teknik konuların yanı sıra bölgesel güvenlik dinamikleri nedeniyle defalarca kesintiye uğradı.
Son anlaşma taslağında, ABD'nin Suudi Arabistan'a gelişmiş nükleer teknoloji transferi yapması ve Riyad'ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerine sınırlı bir onay vermesi öngörülüyor. Buna karşılık Suudi tarafı, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) denetimlerine tam uyum ve nükleer silah üretmeyeceğine dair güvence vermeyi kabul ediyor. Ancak bu güvence, İran'ın nükleer programı konusunda bölgedeki endişeleri artırırken, Riyad'ın da İran'ın olası bir nükleer silah kapasitesine karşı kendi güvenlik kozlarını elinde tutma isteğiyle çelişiyor.
Trump'ın Son Dakika Şartı: İsrail Normalleşmesi
Süreci karmaşıklaştıran asıl gelişme, Başkan Trump'ın görüşmelerin son aşamasında öne sürdüğü ek talep oldu. Buna göre, Suudi Arabistan'ın İsrail ile diplomatik ilişkilerini normalleştirmesi, anlaşmanın imzalanması için ön koşul haline getirildi. Trump yönetimi, İbrahim Anlaşmaları çerçevesinde bölgedeki müttefiklerini bir araya getirmeyi başarmış, ancak Suudi Arabistan'ı bu sürece dahil edememişti. Şimdi ise bu konuyu nükleer anlaşmayla ilişkilendirerek Suudi tarafına yeni bir pazarlık unsuru sunuyor.
Suudi yetkililer, İsrail ile normalleşmenin Filistin devletinin kurulması gibi ön koşullara bağlı olduğunu ve bu konuda aceleci davranmayacaklarını belirttiler. Kraliyet ailesi, özellikle Veliaht Prens Muhammed bin Selman, normalleşme konusunda Arap kamuoyundan gelebilecek tepkileri ve İslam dünyasındaki hassasiyetleri göz önünde bulundurmak zorunda. Öte yandan, İsrail ile ilişkilerin normalleşmesi, Suudi Arabistan'ın bölgesel güç konumunu güçlendirecek ve ABD ile ittifakını pekiştirecek stratejik bir adım olarak görülüyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut: İran, Çin ve Enerji Piyasaları
Anlaşmanın akıbeti yalnızca ABD-Suudi ilişkileri için değil, tüm Ortadoğu için kritik önem taşıyor. İran, Suudi Arabistan'ın nükleer programını kendi ulusal güvenliğine yönelik bir tehdit olarak algılıyor ve Tahran yönetimi, Riyad'ın uranyum zenginleştirme kapasitesini elde etmesine şiddetle karşı çıkıyor. Bu durum, bölgede yeni bir nükleer yarış senaryosunu gündeme getiriyor. Öte yandan Çin, Suudi Arabistan'ın en büyük petrol alıcısı konumunda ve Pekin yönetimi, Riyad'ın nükleer programında rol almak için girişimlerde bulunuyor. ABD ise Suudi Arabistan'ı kendi nükleer teknolojisiyle donatmak istiyor; ancak Çin'in eş zamanlı hamleleri, Washington'u zor duruma sokuyor.
Enerji piyasaları açısından bakıldığında, anlaşmanın tamamlanması, Suudi Arabistan'ın petrol gelirlerine olan bağımlılığını azaltarak ekonomik çeşitlendirme hedeflerine ulaşmasına yardımcı olacak. Ancak belirsizlik, bölgedeki yatırım ortamını da etkiliyor. Uluslararası Enerji Ajansı verilerine göre, Suudi Arabistan'ın 2040 yılına kadar 20 GW nükleer enerji kapasitesine ulaşma planı bulunuyor. Bu kapasitenin hayata geçirilmesi, hem uluslararası şirketler için milyarlarca dolarlık kontratlar hem de bölgesel enerji güvenliği için yeni anlamlar ifade ediyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Bu gelişme Türk dış politikası ve enerji güvenliği açısından yakından izlenmesi gereken bir konudur. Türkiye, hem nükleer enerji alanında kendi programını sürdüren hem de bölgesel güç dengesini gözeten bir ülke olarak, Suudi-ABD nükleer anlaşmasından etkilenecek aktörler arasındadır. Anlaşmanın bir parçası olarak Suudi Arabistan'ın uranyum zenginleştirme kapasitesi elde etmesi, bölgedeki nükleer silahsızlanma çabalarını zayıflatabilir ve Orta Doğu'da bir nükleer yarışı tetikleyebilir. Bu durum, Türkiye'nin savunma politikalarını ve bölgesel istikrar yaklaşımını doğrudan ilgilendirir. Ayrıca, İsrail ile normalleşme konusunun pazarlık masasına sürülmesi, Türkiye'nin Filistin davasına verdiği desteği ve İslam dünyasındaki liderlik rolünü etkileyebilir. Türkiye, bu gelişmeleri yakından takip ederek hem kendi nükleer enerji projelerini (Akkuyu NGS gibi) hem de bölgesel denklemleri güvence altına alacak adımları değerlendirmelidir.