Son yirmi yılı aşkın süredir yaşanan deneyimler, net bir örüntüyü ortaya koyuyor: Amerika Birleşik Devletleri ne zaman bir savaşa girse, düşmanlarını zayıflatmayı beklerken aslında onların büyümesine, genişlemesine ve nüfuz kazanmasına kapı aralıyor. Bu paradoks, özellikle ABD’nin askeri müdahalelerinin ardından rakip güçlerin ekonomik ve stratejik olarak nasıl ivme kazandığını gözler önüne seriyor. Sorun artık sadece rakiplerin Washington’un savaşlarından faydalanıp faydalanmadığı değil; bu faydalanmanın ne kadar hızlı ve derin olduğu. Donald Trump’ın başkanlık dönemi ise bu eğilimi daha da hızlandırmış durumda.
Gelişmenin arka planı: Savaş ekonomisinin beklenmedik sonuçları
Afganistan, Irak ve daha yakın zamanda Suriye’deki çatışmalar, ABD’nin savaş ekonomisinin nasıl işlediğine dair çarpıcı örnekler sunuyor. ABD, askeri harcamaları artırarak savunma sanayisini canlandırsa da, bu harcamaların dolaylı etkileri rakip ülkelerin lehine işliyor. Örneğin, Irak işgali sonrası İran’ın bölgedeki nüfuzu katlanarak arttı; Şii milisler ve siyasi gruplar aracılığıyla Irak yönetiminde söz sahibi oldu. Benzer şekilde, Afganistan’da 20 yıl süren işgal, Taliban’ın yeniden yapılanmasına ve sonunda iktidarı ele geçirmesine zemin hazırladı.
Bu durum, ABD’nin savaşlarının doğrudan hedef aldığı ülkelerde değil, aynı zamanda küresel rakipleri olan Çin ve Rusya üzerinde de olumlu etkiler yarattı. Çin, ABD’nin Orta Doğu’ya odaklandığı dönemlerde Asya-Pasifik’te ekonomik ve askeri varlığını genişletti. Rusya ise Suriye müdahalesi sayesinde Ortadoğu’da yeniden etkin bir aktör haline gelirken, Ukrayna krizinde Batı’nın dikkatini dağıtan savaşlardan faydalandı.
Trump yönetiminin “Amerika Birinci” politikaları ise bu süreci hızlandırdı. Trump, askeri harcamaları artırırken müttefikleriyle ilişkileri zedeledi ve NATO gibi ittifaklara şüpheyle yaklaştı. Bu, rakiplerin ABD’nin taahhütlerine olan güvenini sarsarken, kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmeleri için alan yarattı. Örneğin, ABD’nin Suriye’den çekilme kararı, Rusya ve İran’ın bölgedeki nüfuzunu pekiştirdi. Ayrıca Trump’ın Çin’e yönelik ticaret savaşları, Beijing’in kendi teknolojik bağımsızlığını geliştirmesini hızlandırdı.
Bölgesel ve küresel boyut: Yeni güç dengeleri şekilleniyor
ABD’nin savaş ekonomisinin yarattığı bu dönüşüm, yalnızca doğrudan çatışma bölgelerini değil, küresel güç dengelerini de etkiliyor. Orta Doğu’da ABD’nin azalan etkisi, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi geleneksel müttefiklerin Çin ve Rusya’ya yönelmesine neden oldu. Bu ülkeler, enerji güvenliği ve savunma alanında alternatif ortaklar aramaya başladı. Aynı zamanda, ABD’nin Irak ve Afganistan’daki askeri varlığını azaltması, bölgesel aktörlerin kendi güvenlik hesaplamalarını yeniden yapmasına yol açtı.
Küresel ölçekte, ABD’nin savaş harcamaları, rakip ülkelerin askeri modernizasyon programlarını teşvik etti. Çin, savunma bütçesini yıllık bazda çift haneli oranlarda artırırken, Rusya da yeni nesil silah sistemleri geliştirdi. Bu durum, bir silahlanma yarışını tetiklerken, ABD’nin maliyetleri karşılama kapasitesi ise sorgulanmaya başlandı. Ulusal borcun 34 trilyon doları aştığı bir ortamda, savaş harcamalarının sürdürülebilirliği tartışma konusu.
Özellikle Ukrayna savaşı, ABD’nin silah yardımları yoluyla rakiplerini zayıflatma stratejisinin beklenmedik sonuçlarını gösterdi. Batı’nın Ukrayna’ya sağladığı askeri destek, Rusya’nın savaş ekonomisini canlandırdı; Moskova, savunma sanayisini dönüştürerek üretim kapasitesini artırdı ve enerji ihracatını Çin ve Hindistan’a yönlendirdi. Bu, ABD’nin yaptırımlarının etkisini sınırlarken, küresel güneydeki ülkelerin Rusya’ya yönelik desteğini de pekiştirdi.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Bu gelişme, Türkiye’nin jeopolitik konumu itibarıyla hem fırsatlar hem de riskler barındırıyor. ABD’nin savaş ekonomisinin rakiplerini güçlendirmesi, Ankara’nın çok yönlü dış politikasını daha da anlamlı kılıyor. Türkiye, hem NATO üyesi olarak Batı ittifakı içinde yer alırken hem de Rusya ile enerji ve savunma alanında iş birliği yaparak denge siyaseti izliyor. Özellikle Suriye ve Libya’daki gelişmeler, ABD’nin bölgesel etkisinin azalmasıyla Türkiye’nin askeri ve diplomatik hareket alanını genişletiyor. Ancak, ABD’nin çekilmesiyle oluşan güç boşluğu, terör örgütlerinin ve bölgesel rakiplerin (İran, Rusya) nüfuzunu artırabilir. Bu nedenle Ankara’nın, kendi savunma sanayisi yatırımlarını hızlandırması ve bölgesel ittifakları güçlendirmesi kritik önem taşıyor.