ABD Başkanı Donald Trump'ın İran'a yönelik provokasyonsuz bombalama kampanyası, Amerikan dış politikasının kibirli ve saldırgan karakterini bir kez daha gözler önüne serdi. Ancak bu tutum, yalnızca mevcut yönetime özgü değil; ülkenin kuruluş belgelerine, özellikle de Bağımsızlık Bildirgesi'ne kadar uzanıyor. Bildirge, İngiliz Kralı III. George'u "acımasız Kızılderili vahşileri"ni sınırlara salmakla suçlayarak, yerli halkları insanlık dışı bir düşman olarak tasvir ediyor. Bu dil, özgürlük idealinin fethin ve yerli halkların topraklarına el konulmasının üzerine inşa edildiğini açıkça ortaya koyuyor.
Gelişmenin Arka Planı
Bağımsızlık Bildirgesi, 4 Temmuz 1776'da kabul edildiğinde, sömürgecilerin İngiliz yönetimine karşı ayaklanmasını meşrulaştırmayı amaçlıyordu. Bildirgede Kral III. George'a yöneltilen suçlamalar arasında, "sınırlarımızda yaşanan, bilinen savaş kurallarını hiçe sayan, her türlü yıkımı, katliamı ve zulmü uygulayan acımasız Kızılderili vahşilerini" kışkırtmak da yer alıyordu. Bu ifade, yerli halkları insanlık dışılaştırarak, onların topraklarına el konulmasını ve soykırımı meşrulaştırmanın ideolojik temelini oluşturdu. Thomas Jefferson başta olmak üzere Bildirge'nin yazarları, "özgürlük" ve "eşitlik" gibi evrensel değerleri savunurken, bu değerlerin yalnızca beyaz Avrupalı sömürgeciler için geçerli olduğunu varsaydılar. Yerli Amerikalılar, bu söylemde insanlık dışı bir engel, uygarlığın önünde aşılması gereken bir barbarlık olarak konumlandırıldı.
Bu tarihsel miras, ABD'nin bugünkü dış politikasına da yansımaktadır. Trump'ın İran'a yönelik saldırgan tutumu, uluslararası hukuku hiçe sayan, tek taraflı güç kullanımını meşru gören bir anlayışın ürünüdür. Tıpkı Bağımsızlık Bildirgesi'nde olduğu gibi, ABD kendisini "medeniyetin temsilcisi", karşısındakini ise "vahşi" veya "terörist" olarak tanımlayarak, şiddetini meşrulaştırmaktadır. Bu söylem, Amerikan istisnacılığının temel bir parçası olarak varlığını sürdürmektedir.
Bölgesel ve Küresel Boyut
ABD'nin bu tarihsel mirası, sadece İran'la değil, dünyanın birçok bölgesinde benzer bir dış politika anlayışının devam etmesine neden olmaktadır. Afganistan, Irak, Suriye ve Libya'da olduğu gibi, ABD sıklıkla askeri gücüne başvurarak kendi çıkarlarını dayatmaya çalışmaktadır. Yerli halklara yönelik kuruluş dönemi düşmanlığı, günümüzde "teröre karşı savaş" gibi söylemlerle yeniden üretilmektedir. Bu durum, uluslararası toplumda ABD'nin meşruiyetini sorgulatan ve çifte standartlarla eleştirilmesine yol açan bir faktördür. Özellikle Orta Doğu'da ABD'nin askeri müdahaleleri, bölgesel istikrarsızlığı derinleştirirken, ülkenin kuruluşundan bu yana taşıdığı sömürgeci mirası da gözler önüne sermektedir.
Öte yandan, ABD'nin bu yaklaşımı sadece düşman olarak gördüğü ülkelere yönelik değildir. Müttefikleriyle ilişkilerinde de sıklıkla baskıcı ve dayatmacı bir tutum sergilenmektedir. Örneğin, Avrupa ülkelerine yönelik yaptırım tehditleri veya NATO içindeki anlaşmazlıklar, ABD'nin kendi çıkarlarını her şeyin üzerinde gördüğünü göstermektedir. Bu durum, küresel yönetişimde ABD liderliğinin sorgulanmasına ve çok kutuplu bir dünya düzeninin yükselişine katkıda bulunmaktadır.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Bu gelişme Türk dış politikası açısından önemli çıkarımlar içermektedir. ABD'nin kuruluş felsefesindeki bu sömürgeci ve dışlayıcı tutum, Ankara ile Washington arasındaki ilişkilerde de zaman zaman kendini göstermektedir. ABD'nin PYD/YPG'ye verdiği destek, FETÖ elebaşının iadesi konusundaki isteksizlik ve S-400 krizi gibi konularda ABD'nin kendi çıkarlarını önceleyen tutumu, bu tarihsel mirasla uyumludur. Türkiye, ABD ile ilişkilerinde bu yapısal sorunun farkında olarak, daha bağımsız ve çok boyutlu bir dış politika izlemeye çalışmaktadır. Bölgesel düzeyde ise, ABD'nin Orta Doğu'da yarattığı istikrarsızlık, Türkiye'nin güvenlik endişelerini artırmakta ve sınır ötesi operasyonlarına zemin hazırlamaktadır. Bu nedenle, Türkiye'nin kendi savunma sanayiini güçlendirme ve bölgesel ittifaklar kurma çabaları, ABD'nin bu tarihsel eğilimine karşı bir denge unsuru olarak değerlendirilebilir.