1973 yılında, ABD’nin Kamboçya’yı gizlice bombaladığının ortaya çıkmasının ardından Kongre harekete geçti. Savaş ve barış konularındaki yetkisini kullanmak isteyen Kongre, dönemin Başkanı Richard Nixon’un vetosuna rağmen Savaş Yetkileri Kararı’nı (War Powers Resolution) kabul etti. O tarihten bu yana yürürlükte olan bu yasa, başkanların askeri güç kullanımını Kongre’nin onayına bağlamayı amaçlıyordu. Ancak aradan geçen 50 yılda, Kongre’nin bu yetkisi büyük ölçüde aşındı.
Kararın çıkış noktası ve yasal çerçeve
Savaş Yetkileri Kararı, başkanın silahlı kuvvetleri yalnızca Kongre’nin savaş ilanı, yasal yetkilendirme veya ulusal acil durum halinde kullanabileceğini hükme bağlıyordu. Başkan, askeri güç kullanımına başladıktan sonra 48 saat içinde Kongre’yi bilgilendirmek zorundaydı. Kongre 60 gün içinde müdahaleyi onaylamazsa, başkan 30 günlük geri çekilme süresi içinde askerleri geri çekmek durumundaydı. Fakat bu hükümler, uygulamada defalarca delindi. Özellikle 1980’lerden itibaren başkanlar, askeri operasyonları “terörle mücadele” veya “insani müdahale” gibi adlar altında yürüterek Kongre’den önceden izin almak yerine, sonradan bilgilendirme yolunu seçti.
Nixon’un vetosunu kıran Kongre, o dönemde Vietnam Savaşı’nın yarattığı kamuoyu baskısı ve Başkan’ın yetkilerini kötüye kullandığı algısıyla hareket etmişti. Ancak yasa, başkanların anayasal “başkomutanlık” yetkisini elinden almadı; sadece sınırlamaya çalıştı. Yine de yasa metni, başkanların askeri güç kullanımını Kongre onayına tabi kılmak için yeterli olmadı. Zamanla yürütme organı, yasayı “anayasaya aykırı” sayan hukuki görüşler benimseyerek, askeri operasyonları Kongre’ye bildirmekle yetindi.
Kongre’nin gücünü yitirmesinin nedenleri
Kongre’nin savaş yetkisini kaybetmesinin arkasında birkaç temel neden var. Birincisi, siyasi partiler arası rekabet ve başkanlık sisteminin doğası, Kongre’nin askeri operasyonları durdurma iradesini zayıflattı. Özellikle 1991 Körfez Savaşı, 2001 Afganistan müdahalesi ve 2003 Irak işgali öncesinde Kongre, başkanlara geniş yetkiler veren kararlar aldı. Bu kararlar, Savaş Yetkileri Kararı’nın öngördüğü dar çerçeveyi aşan, açık uçlu yetkilendirmelerdi. İkincisi, Soğuk Savaş sonrası dönemde “ulusal güvenlik” kavramı genişledi; terörle mücadele, kitle imha silahlarının yayılmasını önleme gibi gerekçelerle başkanlar, askeri gücü Kongre’den bağımsız kullanmaya başladı. Üçüncüsü, Kongre üyeleri siyasi maliyetten kaçındı; askeri operasyonlara karşı çıkmak, “vatanseverlik” eleştirisiyle karşılaşma riski taşıyordu.
2011’de Libya’ya yapılan müdahale, bu erozyonun en çarpıcı örneklerinden biri oldu. Başkan Barack Obama, Kongre’den onay almadan NATO operasyonuna katıldı ve Savaş Yetkileri Kararı’nın “düşmanlıklar” tanımına girmediğini savundu. Kongre’deki bazı üyeler kararı kınasa da, yaptırım gücü kalmamıştı. Benzer şekilde, 2014’te IŞİD’e karşı yürütülen operasyonlar ve 2020’de İranlı general Kasım Süleymani’nin öldürülmesi de Kongre’nin önceden onayı olmadan gerçekleşti. Kongre, 2001 ve 2002 tarihli Yetki Kararları’nı (AUMF) geniş yorumlayarak başkanlara sınırsız askeri harekat izni vermiş durumda. Bu kararların yürürlükten kaldırılması yönündeki girişimler ise partizan çekişmelere kurban gitti.
Bölgesel ve küresel etkiler
Kongre’nin savaş yetkisini yitirmesi, ABD’nin dış politikasında yürütme organının ağırlığını artırdı. Başkanlar, askeri gücü diplomatik baskı aracı olarak daha rahat kullanır hale geldi. Bu durum, müttefikler ve rakipler nezdinde ABD’nin öngörülemezliğini artırdı. Örneğin, Orta Doğu’da İran’a yönelik yaptırımlar ve askeri varlık, Kongre’nin onayı olmadan şekilleniyor. Küresel anlamda ise, BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesi olan ABD’nin askeri müdahaleleri, uluslararası hukuk açısından tartışmalı hale geliyor. Kongre’nin devre dışı kalması, ABD’nin savaş kararlarını şeffaflıktan uzaklaştırıyor ve demokratik denetimi zayıflatıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
ABD Kongresi’nin savaş yetkisini yitirmesi, Türkiye’yi doğrudan ilgilendiren bir dizi sonuç doğuruyor. Yürütme organının güçlenmesi, Türkiye’nin ABD ile yürüttüğü askeri iş birliklerinde (örneğin Suriye’deki YPG/PKK unsurlarına verilen destek veya F-35 krizi) Kongre’nin dengeleyici rolünü azaltıyor. Kongre onayı olmadan yapılan operasyonlar, Türkiye’nin güvenlik çıkarlarına aykırı adımların önünü açabiliyor. Öte yandan, başkanlık kararlarının öngörülemezliği, Türkiye’nin ittifak içi pazarlık gücünü zayıflatırken, Kongre’deki Türkiye karşıtı lobilerin etkisini de sınırlıyor. Bu durum, Ankara’nın ABD ile ilişkilerinde daha temkinli ve çok katmanlı bir diplomasi izlemesini gerektiriyor. Ayrıca, ABD’nin askeri müdahalelerinin Kongre denetiminden uzaklaşması, NATO içindeki karar alma süreçlerinde de belirsizlik yaratıyor.