ABD Başkanı Donald Trump, geçtiğimiz hafta İran ile yürütülen gizli müzakerelerin ardından kamuoyuna 'büyük bir zafer' olarak sunduğu anlaşma taslağını duyurdu. Ancak Washington'da ve bölge başkentlerinde konuşan diplomatik kaynaklar, görüşmelerin hiç de Beyaz Saray'ın iddia ettiği kadar düzenli ve sonuç odaklı geçmediğini belirtiyor. İsviçre'nin Zürih kentinde 22-23 Mart tarihlerinde gerçekleşen ve aylardır süren hazırlıkların ardından bir araya gelen ABD ve İran heyetleri arasında, özellikle uranyum zenginleştirme seviyesi ve yaptırımların kaldırılması konularında ciddi ayrışmalar yaşandığı öğrenildi.
Görüşmelere yakın kaynaklar, Trump'ın 'tarihi mutabakat' olarak tanımladığı metnin aslında sadece çerçeve bir anlaşma olduğunu ve İran'ın nükleer programına dair somut taahhütler içermediğini ifade ediyor. Özellikle İran Dışişleri Bakanlığı yetkililerinin, ABD'nin Tahran'a yönelik 'maksimum baskı' politikasını sürdürmesi halinde müzakere masasına dönmeyecekleri yönünde uyarıda bulunduğu belirtiliyor.
Görüşmelerin arka planı: Beklentiler ve gerçekler
Trump yönetimi, 2020 yılında İranlı General Kasım Süleymani'yi öldürmesinin ardından bölgede tırmanan gerilimi düşürmek ve seçim öncesi bir dış politika başarısı elde etmek amacıyla İran ile doğrudan temas kanalları arayışına girmişti. Umman ve İsviçre'nin arabuluculuğunda yürütülen bu gizli diplomasi, ilk kez geçen yılın sonlarında kamuoyuna yansımıştı. Ancak müzakerelerin seyri, özellikle İran'ın uranyum zenginleştirme oranını yüzde 60'a çıkarması ve uluslararası denetçilerin erişimini kısıtlamasıyla karmaşıklaştı. ABD'nin talepleri arasında uranium stoklarının azaltılması, balistik füze programının durdurulması ve bölgesel milis güçlerine verilen desteğin kesilmesi yer alırken, İran masaya yalnızca nükleer konuları getirmek istediğini vurguladı.
Diplomatik kaynaklar, Zürih'teki son tur görüşmelerde ABD heyetinin İran'dan, ihlal ettiği nükleer anlaşmanın (Kapsamlı Ortak Eylem Planı - JCPOA) belirlediği sınırlara geri dönmesini talep ettiğini, ancak İranlı müzakerecilerin öncelikle tüm yaptırımların kaldırılması ve anlaşmanın diğer taraflarının (Rusya, Çin, Avrupa) da taahhütlerini yerine getirmesi koşulunda ısrar ettiği bildiriliyor. Taraflar arasındaki bu derin güvensizlik, somut bir ilerleme kaydedilmesini engelledi.
Bölgesel ve küresel boyut: Körfez'de dengeler değişiyor
ABD-İran görüşmelerinin seyri, yalnızca iki ülke arasındaki ilişkileri değil, tüm Orta Doğu'nun güvenlik mimarisini etkiliyor. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi Körfez ülkeleri, ABD'nin İran ile potansiyel bir anlaşmaya varması halinde kendi güvenlik çıkarlarının tehlikeye gireceği endişesi taşıyor. Suudi yetkililer, geçtiğimiz haftalarda Washington'a, İran'ın bölgesel vekil güçleri aracılığıyla Yemen ve Irak'ta yürüttüğü faaliyetlerin durdurulmaması halinde anlaşmayı desteklemeyeceklerini iletti. Diğer yandan İsrail, Trump yönetiminin İran'a karşı daha sert bir tutum alması için yoğun lobi faaliyeti yürütüyor. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, düzenlediği basın toplantısında, 'İran'a güvenilemeyeceğini' ve nükleer tesislere yönelik askeri seçeneklerin hâlâ masada olduğunu yineledi.
Küresel enerji piyasaları ise gelişmeleri yakından takip ediyor. İran'ın yeniden uluslararası petrol piyasasına dönme ihtimali, ham petrol fiyatlarını aşağı çekerken, anlaşmanın başarısız olması durumunda arz endişeleri yeniden canlanabilir. Uzmanlar, mevcut belirsizlik ortamında petrol fiyatlarının varil başına 70-80 dolar aralığında dalgalanmaya devam edeceğini öngörüyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
ABD-İran müzakerelerinin akıbeti, Türkiye için birkaç açıdan kritik önem taşıyor. Öncelikle, iki ülke arasında olası bir anlaşma, Türkiye'nin enerji maliyetlerini doğrudan etkileyecek petrol ve doğal gaz piyasalarında istikrar sağlayabilir. Ayrıca, Türkiye'nin komşusu İran ile sınır güvenliği, terörle mücadele ve ticari ilişkileri, anlaşmanın kapsamına bağlı olarak şekillenecek. Trump'ın zafer söylemine rağmen somut adımlar atılamaması, bölgede yeni bir gerilim dalgasını tetikleyebilir. Bu durumda Türkiye, hem İran hem de ABD ile dengeli bir dış politika yürütmek zorunda kalacak, aynı zamanda Irak ve Suriye'deki gelişmelerden doğrudan etkilenecektir. Ankara'nın, özellikle İran'ın nükleer programı ve bölgesel faaliyetleri konusunda uluslararası toplumla iş birliğini sürdürmesi, kendi güvenlik çıkarları açısından hayati önemde.