ABD’de 2024 başkanlık seçimlerine gidilirken, seçmenlerin ekonomik ve sosyal memnuniyetsizliği birçok ülkede mevcut hükümetlere yönelik bir tepki dalgası yaratıyor. Ancak Public First danışmanlık şirketinin son analizine göre, ABD’nin iki partili sistemi, eski Başkan Donald Trump’ı bu küresel anti-görevdeki (anti-incumbent) rüzgardan koruyabilir. Araştırma, İngiliz ve Amerikan seçmenlerinin hayal kırıklıklarına temel olarak farklı şekillerde tepki verdiklerini ortaya koyuyor: İngilizler mevcut partilerden tamamen uzaklaşırken, Amerikalılar iki ana parti arasında geçiş yapma eğiliminde.
Gelişmenin arka planı: İki farklı seçmen davranışı
Public First analizi, Birleşik Krallık’ta seçmenlerin, özellikle de gençlerin, ana akım partilere olan güveninin azaldığını ve Liberal Demokratlar, Yeşiller veya Reform UK gibi üçüncü partilere yöneldiğini gösteriyor. Buna karşın ABD’de seçmenler, popülist bir aday etrafında kutuplaşma eğilimi gösteriyor.
Raporda, Joe Biden’ın düşük onay oranlarına ve ekonomik memnuniyetsizliğe rağmen, Cumhuriyetçilerin Trump’ta yarışa girmesinin, bu genel hoşnutsuzluğun Demokratlar üzerinde yoğunlaşmasına neden olabileceği belirtiliyor. İngiliz siyasetinde ise Muhafazakâr Parti’nin 14 yıllık iktidarının ardından seçmenler, başta göç ve yaşam maliyeti olmak üzere birçok konuda partiyi sorguluyor ve alternatif arayışına giriyor.
Public First’ün kurucu ortağı James Frayne, “İngiliz seçmen sistemi daha parçalı bir yapıya izin verirken, ABD’de iki ana parti arasındaki çekişme daha keskin. Ancak bu, Trump’ın görevdeki dezavantajı tamamen aşacağı anlamına gelmiyor; sadece Biden’ın karşı karşıya olduğu rüzgarı bir miktar dengeleme potansiyeli var” diyor.
Küresel boyut: Anti-görevdeki dalgası ve demokrasilerin sınavı
Dünya genelinde 2024 yılı, tarihin en büyük seçim yılı olarak kaydediliyor. Hindistan, Meksika, Güney Afrika ve Avrupa Birliği’nde yapılacak seçimlerde de benzer bir anti-görevdeki eğilim gözlemleniyor. Analistler, bu durumun demokratik sistemlerde istikrarı tehdit edebileceğini, ancak aynı zamanda hesap verebilirliği artırdığını belirtiyor.
Özellikle Avrupa’da aşırı sağ partilerin yükselişi, geleneksel merkez sol ve sağ partilerin oy kaybına uğramasına neden oluyor. ABD’de ise Trump’ın popülist söylemi, sistem dışı bir aday olarak değil, Cumhuriyetçi Parti’nin yeniden şekillenmiş haliyle yarışa girmesi, mevcut hükümete duyulan öfkeyi bir avantaja dönüştürebilir.
Public First’ün verileri, Amerikalı seçmenlerin Biden’ın ekonomik performansından duyduğu memnuniyetsizliğe rağmen, Trump’a da sıcak bakmadığını gösteriyor. Ancak iki ana parti arasında sıkışan seçmenler, protestoyu sandığa yansıtmakta zorlandığı için, bu durum dolaylı olarak Trump’a yarayabilir.
Türkiye Açısından Değerlendirme
ABD seçimlerinin sonucu, Türkiye’nin dış politikası ve ekonomisi üzerinde doğrudan etkili olabilir. Trump’ın yeniden başkan seçilmesi halinde, özellikle ticaret tarifeleri ve NATO ittifakı konularında daha öngörülemez bir Amerikan politikası beklenebilir. Türkiye, Trump döneminde S-400 krizi nedeniyle yaptırımlarla karşılaşmıştı; olası bir ikinci Trump dönemi, Ankara’nın Washington ile ilişkilerinde hem fırsatlar hem de riskler barındırabilir. Ayrıca, küresel anti-görevdeki dalgası, Türkiye’nin bölgesel ortakları olan ülkelerdeki seçim sonuçlarını da etkileyebilir ve bu durum Türkiye’nin Orta Doğu ve Avrupa’daki diplomatik dengelerini yeniden şekillendirebilir. Bu nedenle, söz konusu analiz Türkiye için yalnızca akademik bir ilgi değil, stratejik bir önem taşımaktadır.