Son dönemde Küresel Kuzey'deki seçkin üniversiteler, dezavantajlı geçmişlerden gelen bireyleri yalnızca akademik başarılarıyla değil, aynı zamanda zorlukları aşma hikayeleri ve kurumların çeşitlilik, eşitlik ve kapsayıcılık (DEI) taahhütlerini temsil etme güçleri nedeniyle de işe alıyor. Bu yaklaşım, Jason Arday gibi isimlerin öne çıkmasıyla birlikte, gerçek kapsayıcılık ile yeni bir önyargı türü arasındaki sınırın nerede olduğu sorusunu gündeme getiriyor. Arday, otizm spektrum bozukluğu ve konuşma güçlüğüyle mücadelesine rağmen Cambridge Üniversitesi'nde profesörlüğe yükselen bir sosyolog olarak, bu politikanın sembolü haline geldi. Ancak eleştirmenler, bu tür uygulamaların akademik liyakati gölgeleyebileceğini ve tersine bir ayrımcılık yaratabileceğini savunuyor.
Gelişmenin Arka Planı
Jason Arday, 2023 yılında Cambridge Üniversitesi Eğitim Fakültesi'nde sosyoloji profesörü olarak atandı. Bu atama, onu üniversitenin en genç profesörlerinden biri yaptı ve manşetlere taşıdı. Arday, zorlu bir çocukluk geçirdi; 11 yaşında konuşma güçlüğü teşhisi kondu ve otizm spektrumunda olduğu belirlendi. Öğretmenlerinin 'asla akademik başarı elde edemeyeceğini' söylediğini aktaran Arday, azmi ve destekleyici bir mentor sayesinde bu engelleri aştı. Hikayesi, üniversitelerin DEI politikalarının bir zaferi olarak sunuldu.
Ancak Arday'ın ataması, 'olumlu ayrımcılık' (affirmative action) tartışmalarını yeniden alevlendirdi. Bazı akademisyenler, bu tür atamaların liyakat yerine kimlik temelli kriterlere dayandığını öne sürüyor. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri'nde, Yüksek Mahkeme'nin 2023'te Harvard ve Kuzey Karolina üniversitelerindeki olumlu ayrımcılık uygulamalarını anayasaya aykırı bulması, bu tartışmayı küresel ölçekte etkiledi. Arday'ın destekçileri ise onun yalnızca çeşitliliği temsil etmediğini, aynı zamanda eğitimde eşitsizlik üzerine yaptığı çalışmalarla da güçlü bir akademik geçmişe sahip olduğunu vurguluyor.
Üniversiteler, DEI girişimleri kapsamında yalnızca öğrenci kabulünde değil, öğretim üyesi alımında da 'temsil' kriterlerini gözetiyor. Örneğin, bazı kurumlar kadrolarında belirli etnik gruplardan veya engelli bireylerden belirli bir oran bulundurmayı hedefliyor. Bu politikalar, toplumsal eşitsizlikleri gidermeyi amaçlasa da, uygulamada 'tersine ayrımcılık' suçlamalarına yol açıyor. Eleştirmenler, bu durumun asıl dezavantajlı grupları damgaladığını ve yetenekli ancak 'doğru' kimliğe sahip olmayan adayların aleyhine işlediğini belirtiyor. Öte yandan savunucular, bu tür adımların yüzyıllardır süren yapısal ayrımcılığı kırmak için gerekli olduğunu savunuyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
Bu tartışma yalnızca Britanya veya ABD ile sınırlı değil. Hindistan, Güney Afrika, Brezilya gibi ülkelerde de benzer politikalar uygulanıyor. Özellikle Hindistan'da kast temelli kota sistemi yıllardır tartışma konusu; Hindistan Yüksek Mahkemesi, üniversite kabulünde daha önce verdiği kararlarla bu sistemi korumuş ancak son dönemde değişen siyasi iklimle birlikte yeni düzenlemeler gündeme gelmişti. Güney Afrika'da ise apartheid sonrası uygulanan 'siyahi ekonomik güçlendirme' politikaları, üniversitelerde de etkisini gösteriyor; ancak bu politikaların beyaz akademisyenlere yönelik 'tersine ayrımcılık' yarattığına dair şikayetler artıyor.
Küresel ölçekte, DEI politikaları, otoriter rejimler tarafından 'Batı'nın dayattığı değerler' olarak eleştiriliyor. Örneğin, Çin ve Rusya'da üniversiteler, Batı tarzı DEI uygulamalarını benimsemiyor ve bu kavramı 'kültürel emperyalizm' olarak nitelendiriyor. Bu durum, akademik dünyada ideolojik bir bölünme yaratıyor. Öte yandan, Birleşmiş Milletler ve UNESCO gibi kuruluşlar, eğitimde eşitliği teşvik eden politikaları destekliyor ve bu politikaların küresel kalkınma hedefleriyle uyumlu olduğunu vurguluyor.
Jason Arday'ın hikayesi, bu bağlamda ilham verici bir örnek olarak kabul ediliyor; ancak aynı zamanda sistemik sorunlara dikkat çekiyor. Akademisyenler, gerçek kapsayıcılığın yalnızca işe alım aşamasında değil, kurumsal kültürün dönüşümüyle mümkün olabileceğini belirtiyor. Aksi takdirde, bu politikalar sembolizmden öteye geçemiyor ve dahil edilen bireyler 'çeşitlilik maskotu' olarak görülme riskiyle karşı karşıya kalıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye'de üniversitelerde benzer tartışmalar yaşanıyor olmasa da, bu küresel eğilim Türk yükseköğretim sistemi için önemli çıkarımlar barındırıyor. Türkiye'de pozitif ayrımcılık uygulamaları, özellikle kadınlar ve kırsal bölgelerden gelen öğrenciler için kontenjan düzenlemeleriyle sınırlı. Ancak bu politikaların etkinliği ve liyakatle ilişkisi sık sık tartışılıyor. Ayrıca, Türkiye'nin uluslararası öğrenci ve akademisyen çekme hedefleri doğrultusunda, Küresel Kuzey'deki DEI tartışmalarını yakından izlemesi gerekiyor. Türk üniversiteleri, uluslararası iş birliklerinde bu politikaları benimsemedikleri takdirde, küresel akademik ağlardan dışlanma riskiyle karşı karşıya kalabilir. Dolayısıyla, Türkiye'nin kendi sosyokültürel dinamiklerine uygun, kapsayıcı ve liyakat temelli bir model geliştirmesi elzem görünüyor.