Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM), BBC'ye yaptığı özel açıklamada, Sudan'ın Darfur bölgesinde son üç yıldır devam eden savaş suçları soruşturmasında önemli bir atılım gerçekleştirildiğini bildirdi. Mahkeme yetkilileri, elde edilen yeni delillerin, özellikle 2003-2005 yılları arasında bölgede yaşanan ve yüz binlerce kişinin ölümüne yol açan çatışmalarda sorumluluğu bulunan kişilerin yargı önüne çıkarılmasını hızlandırabileceğini belirtti. UCM'nin bu hamlesi, uluslararası toplumun Sudan'daki insan hakları ihlallerine karşı duyarlılığını yeniden gündeme getirirken, Afrika Boynuzu'ndaki istikrarsızlığın sona erdirilmesine yönelik çabaları da güçlendirebilir.
Darfur'da soykırım ve savaş suçları iddiaları
Darfur bölgesi, 2003 yılında Sudan hükümetine bağlı güçler ile yerel isyancı gruplar arasında başlayan çatışmalara sahne olmuştu. Çatışmalar kısa sürede etnik bir boyut kazanmış, Sudan ordusu ve müttefiki Arap milis gruplarının (özellikle Cancavid milisleri), bölgede yaşayan Fur, Masalit ve Zaghava gibi siyahi etnik gruplara yönelik sistematik saldırıları soykırım ve insanlığa karşı suçlar olarak nitelendirilmişti. Birleşmiş Milletler verilerine göre, çatışmalar nedeniyle yaklaşık 300 bin kişi hayatını kaybederken, 2,5 milyondan fazla kişi yerinden edildi. UCM, 2005 yılında BM Güvenlik Konseyi'nin talebi üzerine Darfur'daki durumu soruşturmaya başladı ve 2009'da dönemin Sudan Devlet Başkanı Ömer el-Beşir hakkında tutuklama emri çıkardı. Ancak el-Beşir, 2019'da devrilene kadar iktidarda kaldı ve yargı önüne çıkarılamadı.
UCM'nin mevcut soruşturması, 2020'den bu yana yeniden canlanan çatışmaları ve özellikle 2023 yılında patlak veren Sudan ordusu ile Hızlı Destek Kuvvetleri (RSF) arasındaki iç savaşta işlenen savaş suçlarını kapsıyor. Mahkeme, çatışmalar sırasında sivil yerleşimlere yönelik bombalamalar, toplu infazlar ve cinsel şiddet olaylarına ilişkin kanıt topladığını açıkladı. BBC'ye konuşan UCM Savcılık Ofisi sözcüsü, özellikle teknolojik imkanların artmasıyla birlikte yeni tanık ifadeleri ve dijital delillere ulaşıldığını, bunun soruşturmayı hızlandırdığını ifade etti. Sözcü, “Uzun yıllardır devam eden bu soruşturmada artık kritik eşiği geçmiş durumdayız. Yakında somut adımlar atılabilir” dedi.
Uluslararası toplumun tepkisi ve bölgesel yansımalar
UCM'nin bu atılımı, uluslararası toplumda geniş yankı uyandırdı. ABD Dışişleri Bakanlığı, mahkemenin çalışmalarını memnuniyetle karşıladığını ve adaletin sağlanması için gerekli desteği vermeye hazır olduğunu bildirdi. Avrupa Birliği ise, Sudan'daki taraflara ateşkes çağrısı yaparak, savaş suçlularının yargılanması sürecinin ancak çatışmaların sona ermesiyle mümkün olacağını vurguladı. Sudan yönetimi ise konuya temkinli yaklaşıyor. Geçiş hükümeti yetkilileri, UCM'nin kararlarına saygı duyduklarını ancak yargılama sürecinin Sudan'ın egemenlik haklarını ihlal etmemesi gerektiğini savunuyor. Öte yandan, RSF lideri Muhammed Hamdan Dagalu (Hamedti) hakkında da benzer suçlamalar bulunuyor; ancak RSF, UCM'nin taraflı olduğunu öne sürüyor.
Bölgesel olarak bakıldığında, UCM'nin bu hamlesi, Afrika Birliği (AfB) içinde tartışmalara yol açabilir. AfB, geçmişte UCM'nin Afrika liderlerine yönelik yargılamalarını “hedef alma” olarak nitelendirmiş ve mahkemeden çekilme çağrıları yapmıştı. Ancak Sudan'daki insani krizin derinliği, birçok Afrika ülkesini adalet çağrılarına daha duyarlı hale getirmiş durumda. Özellikle Çad, Mısır ve Güney Sudan gibi ülkeler, Sudan'daki istikrarsızlıktan doğrudan etkileniyor. Milyonlarca mülteci, komşu ülkelere sığınırken, savaşın yayılma riski bölgesel güvenliği tehdit ediyor. Bu nedenle, UCM adımlarının bölgesel aktörler tarafından çatışmanın sonlandırılması için bir fırsat olarak görülebileceği değerlendiriliyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, Sudan ile tarihsel ve stratejik bağlara sahip bir ülke olarak bu gelişmeyi yakından takip etmektedir. Ankara, özellikle 2019 sonrası Sudan'daki geçiş sürecinde arabuluculuk rolü üstlenmiş, taraflar arasında diyaloğu teşvik etmiştir. UCM’nin soruşturmadaki atılımı, Sudan’da kalıcı barışın tesisi için hukuki bir zemin oluşturabilir; bu da Türkiye’nin Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu’ndaki ticari ve askeri çıkarları açısından istikrar vaat etmektedir. Öte yandan, yargılamaların doğrudan Sudanlı aktörleri hedef alması, Ankara’nın dengeli dış politikasını zorlayabilir. Türkiye, hem RSF hem de ordu ile ilişkilerini sürdürmekte olup, olası bir yargılama sürecinde bu aktörlerle olan bağlarını yeniden gözden geçirmek durumunda kalabilir. Küresel ölçekte ise, bu dava uluslararası ceza hukukunun etkinliği açısından bir test niteliği taşımakta olup, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası hukuk sistemine olan güveni de etkileyebilir.