Pasifik Okyanusu'nun ortasında, deniz seviyesinin yalnızca birkaç metre üzerinde yer alan dokuz adadan oluşan Tuvalu, iklim değişikliğinin en ağır sonuçlarıyla yüzleşiyor. Yükselen deniz seviyeleri, artan fırtına dalgaları ve tuzlanan tarım arazileri nedeniyle ada ülkesinin varlığı tehdit altında. Tuvalu hükümeti, bu krize karşı sıra dışı bir strateji geliştirdi: devlet egemenliğini fiziksel topraklardan bağımsız olarak tanımlamak ve uluslararası hukukta yeni bir emsal oluşturmak.
Dijital Egemenlik ve Anayasa Reformu
Tuvalu, 2022 yılında anayasasını değiştirerek devlet sınırlarını deniz seviyesindeki değişikliklere rağmen sabit tutmayı hedefledi. Bu adım, ülkenin karasularının ve münhasır ekonomik bölgesinin (MEB) fiziksel topraklar tamamen sular altında kalsa bile korunmasını amaçlıyor. Ayrıca Tuvalu, “dijital ulus” konseptini hayata geçirerek hükümet kayıtlarını, kültürel mirasını ve vatandaşlık verilerini bulut tabanlı sistemlere taşıyor. Bu sayede, coğrafi olarak yok olma durumunda bile devlet yapısının çevrimiçi olarak devam etmesi planlanıyor.
Tuvalu Dışişleri Bakanı Simon Kofe, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı'nda (COP28) yaptığı konuşmada, “Biz yok olmayı reddediyoruz. Egemenliğimiz toprakla sınırlı değildir. Tuvalu, toprakları sular altında kalsa da bir devlet olarak varlığını sürdürecektir” ifadelerini kullandı. Bu yaklaşım, uluslararası hukukta devletliğin dört temel kriterinden biri olan “belirli bir toprak parçası” koşuluna meydan okuyor.
Küresel Boyut ve Hukuki Mücadele
Tuvalu'nun girişimi, yalnızca kendi geleceği için değil, aynı zamanda iklim değişikliği nedeniyle topraklarını kaybetme riskiyle karşı karşıya olan diğer ada devletleri için de bir model oluşturuyor. Maldivler, Kiribati, Marshall Adaları ve Fiji gibi ülkeler de benzer tehditlerle karşı karşıya. Tuvalu, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (UNCLOS) ve Uluslararası Adalet Divanı (ICJ) nezdinde, deniz seviyesinin yükselmesine rağmen deniz sınırlarının değişmemesi gerektiği konusunda hukuki bir mücadele yürütüyor.
Bu çabalar, uluslararası toplumun iklim mültecilerinin statüsü konusunda daha net düzenlemeler yapmasını da zorunlu kılıyor. Tuvalu, Avustralya ve Yeni Zelanda ile yaptığı ikili anlaşmalar kapsamında vatandaşlarına sınırlı sayıda çalışma ve yerleşme imkanı sağlasa da, toplu bir yeniden yerleştirme planı henüz uygulamaya konulmadı. Uzmanlar, Tuvalu'nun egemenlik modelinin başarılı olması halinde, uluslararası hukukta devlet kavramının yeniden tanımlanmasına yol açabileceğini belirtiyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Tuvalu'nun egemenlik mücadelesi, Türkiye gibi deniz sınırları ve kıta sahanlığı konularında hassasiyeti olan ülkeler için önemli bir hukuki emsal teşkil edebilir. İklim değişikliğinin deniz seviyesini yükseltmesi, Türkiye'nin Akdeniz ve Ege'deki deniz yetki alanlarını da etkileyebilecek bir gelişmedir. Ayrıca Türkiye, küresel iklim diplomasisinde gelişmekte olan ülkelerin haklarını savunan bir pozisyon izlemekte olup, Tuvalu'nun girişimi bu bağlamda Türk dış politikasının destekleyebileceği bir örnek olarak değerlendirilebilir. Pasifik ada devletleriyle henüz yoğun bir ticari veya diplomatik ilişkisi olmasa da, Türkiye'nin iklim değişikliğiyle mücadele ve uluslararası hukuk alanındaki duruşu, bu tür yeni hukuki yaklaşımlara açık olduğunu göstermektedir.