Bu yüzyılın başından itibaren Amerika Birleşik Devletleri, tercih savaşları olarak nitelendirilen askeri müdahalelere girişti ve bu operasyonların finansmanı için giderek daha fazla borçlanma yoluna gitti. Ekonomistler, bu yaklaşımın uzun vadede sürdürülebilir olmadığı uyarısında bulunuyor. Özellikle Donald Trump döneminde rekor seviyelere ulaşan ulusal borç, ülkenin mali disiplinini sorgulatırken, küresel piyasalarda da dalgalanmalara neden oluyor.
Arka plan: Savaşların faturası ve borç sarmalı
Afganistan ve Irak savaşları başta olmak üzere, ABD’nin 11 Eylül sonrası giriştiği operasyonlar, tahmini 8 trilyon dolarlık bir maliyete ulaştı. Bu rakam, sadece doğrudan askeri harcamaları değil, aynı zamanda gazilere sağlanan sağlık hizmetleri ve faiz ödemelerini de kapsıyor. Ancak bu harcamalar vergi artışlarıyla değil, ağırlıkla borçlanmayla finanse edildi.
Trump yönetimi, 2017’de vergi indirimlerine gitmiş ve savunma bütçesini artırmıştı. Bu politikalar, zaten yüksek olan bütçe açığını daha da büyüttü. 2020’de salgının etkisiyle alınan teşvik paketleri, kamu borcunu milli gelirin %130’una fırlattı. Merkez bankası faizleri artırdığında ise borç servisinin bütçedeki payı giderek artıyor.
Uzmanlar, borcun sürdürülebilirliği konusunda endişeli. Kongre Bütçe Ofisi’nin tahminlerine göre, önümüzdeki on yılda faiz harcamaları savunma bütçesini geçebilir. Bu durum, altyapı, eğitim ve sağlık gibi alanlara yapılan yatırımları kısıtlama riski taşıyor.
Küresel boyut: Dolar hegemonyası sarsılır mı?
ABD’nin borç yükü, sadece iç ekonomiyi değil, küresel finansal sistemi de etkiliyor. Doların rezerv para statüsü, ABD’nin yüksek borçlarına rağmen düşük faizle fonlanmasına olanak tanıyor. Ancak Çin ve Rusya gibi ülkeler, dolar yerine kendi para birimlerini veya alternatif rezerv araçlarını kullanmaya başladı.
Trump’ın ticaret savaşları ve yaptırım politikaları, bu alternatif arayışını hızlandırdı. BRICS ülkelerinin kendi ödeme sistemlerini geliştirmesi, doların egemenliğine meydan okuma potansiyeli taşıyor. ABD’nin borç krizi derinleşirse, doların değer kaybetmesi ve enflasyonun yükselmesi olasılığı artıyor.
Uluslararası Para Fonu (IMF) raporları, küresel borcun 2023’te 307 trilyon dolara ulaştığını ve bunun gelişmiş ülkelerde daha hızlı arttığını gösteriyor. ABD, bu alanda başı çekerken, Avrupa ülkeleri de benzer sorunlarla karşı karşıya.
Türkiye Açısından Değerlendirme
ABD’nin artan borçlanması, Türkiye gibi gelişmekte olan ekonomileri doğrudan etkiliyor. Yüksek borç, ABD’de faizlerin yüksek kalmasına neden olurken, bu durum doların güçlenmesine ve gelişen ülkelerden sermaye çıkışına yol açıyor. Türkiye gibi dış finansmana ihtiyaç duyan ülkeler, daha yüksek borçlanma maliyeti ve kuru istikrarsızlığıyla karşılaşıyor. Ayrıca, ABD’nin mali kırılganlığı, küresel bir kriz riskini artırıyor; 2008 benzeri bir şok, Türkiye’nin ihracatını ve turizm gelirlerini olumsuz etkileyebilir. Türkiye’nin dış borç dinamikleri ve rezerv yeterliliği, bu süreçte kritik önem taşıyor.