ABD Adalet Bakanlığı’nın, eski Başkan Donald Trump döneminde New York Times (NYT) gazetesinin üç muhabirine ait telefon ve e-posta kayıtlarına el koyması, basın özgürlüğü tartışmalarını yeniden alevlendirdi. Demokrat senatörler ve gazetecilik örgütleri, bakanlığın bu hamlesini “demokratik normlara aykırı” ve “ifade özgürlüğüne saldırı” olarak nitelendirirken, Trump yönetiminin medyaya yönelik baskı politikalarının bir yansıması olduğu belirtiliyor. Adalet Bakanlığı’nın, NYT’nin 2017 yılında yayımladığı bir haberle ilgili olarak başlattığı soruşturma kapsamında, muhabirlerin haber kaynaklarına ulaşmak için bu yönteme başvurduğu iddia ediliyor.
İddianame ve soruşturmanın perde arkası
Söz konusu haber, 2017’de NYT’nin yayımladığı ve Trump’ın başkanlık kampanyası döneminde Rusya ile bağlantılarını sorgulayan bir dosyaydı. Haberde, eski FBI direktörü James Comey’nin ifadelerine ve sızdırılan bazı belgelere yer verilmişti. Adalet Bakanlığı, bu sızdırmanın kaynağını bulmak amacıyla 2020 yılında, NYT muhabirleri Matt Apuzzo, Michael S. Schmidt ve Adam Goldman’ın telefon ve e-posta kayıtlarına ulaşmak için mahkemeden izin almıştı. Ancak bu bilgiler, kamuoyuna ancak geçtiğimiz günlerde yansıdı.
Demokrat senatörlerden Dick Durbin ve Sheldon Whitehouse, konuyu “basın özgürlüğüne karşı alışılmadık ve tehlikeli bir adım” olarak tanımladı. Durbin, “Adalet Bakanlığı, gazetecilere yönelik bu tür bir müdahaleyle Birinci Anayasa Değişikliği’ni ihlal etmiş ve haber kaynaklarının güvenliğini tehlikeye atmıştır” dedi. Öte yandan, Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ) ve Basın Özgürlüğü Vakfı gibi kuruluşlar da bu uygulamanın, gazetecilerin haber kaynaklarını koruma haklarını zedelediğini vurguladı.
Trump yönetiminin medya karşıtı politikaları, görev süresi boyunca sık sık eleştirilmişti. Başkanlık döneminde çok sayıda gazeteciye yönelik saldırgan söylemleri ve “halk düşmanı” suçlamasıyla tanınan Trump, aynı zamanda Adalet Bakanlığı’nı da muhalif medyaya karşı kullanmakla itham edilmişti. NYT’nin yayımladığı bir haber ise, Trump’ın kendisini eleştiren gazetecilerin telefon kayıtlarının incelenmesini bizzat talep ettiğini ortaya koymuştu.
Küresel basın özgürlüğü üzerindeki etkiler
Bu olay, yalnızca ABD’de değil, dünya genelinde basın özgürlüğü konusundaki endişeleri artırdı. Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü (RSF) ve Uluslararası Af Örgütü gibi kuruluşlar, ABD’nin bu uygulamasının, diğer hükümetlere de gazetecileri hedef alma konusunda cesaret verebileceği uyarısında bulundu. RSF’nin ABD temsilcisi, “ABD, bir zamanlar basın özgürlüğünün küresel bir sembolüydü. Ancak son yıllarda, özellikle Trump yönetimi altında, bu imaj ciddi şekilde zarar gördü” ifadelerini kullandı.
ABD Anayasası’nın Birinci Ek Maddesi, basın özgürlüğünü güvence altına alıyor. Ancak kamu yararı ve ulusal güvenlik gibi gerekçelerle bu özgürlüğün sınırlandırılması, tarih boyunca tartışma konusu oldu. Bu olayda, Adalet Bakanlığı’nın mahkeme kararıyla hareket etmesi, hukuki açıdan kusursuz olsa da, gazetecilerin haber kaynaklarını koruma hakkını ihlal ettiği yönünde yaygın bir kanı oluştu. Uzmanlar, bu tür uygulamaların, özellikle siyasi açıdan hassas konularda çalışan muhabirlerin caydırılmasına yol açabileceğini belirtiyor.
Olayın bir diğer boyutu da, Trump yönetiminin bu tür uygulamalarla kendisine muhalif medyayı susturmaya çalıştığı iddiaları. NYT, Trump’ın en sert eleştirdiği gazetelerden biriydi. Başkanlığı döneminde defalarca “başarısız NYT” olarak nitelendirdiği gazeteye karşı çeşitli hukuki ve idari yaptırımlar uygulanmıştı. Bu nedenle, söz konusu soruşturma, Trump’ın medyaya yönelik düşmanca tutumunun bir parçası olarak görülüyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
New York Times’ın hedef alınması, basın özgürlüğü konusunda dünya genelinde süregelen tartışmalara yeni bir boyut kazandırdı. Her ne kadar olay doğrudan Türkiye ile ilgili olmasa da, küresel basın özgürlüğü standartlarının aşınması, Türkiye’deki gazetecilik ortamını da dolaylı olarak etkiliyor. ABD gibi bir demokrasinin bu tür uygulamalara başvurması, diğer ülkelerdeki otoriter rejimlere “biz de aynısını yapabiliriz” mesajı veriyor. Türkiye’de özellikle son yıllarda bağımsız medya kuruluşlarına yönelik baskıların arttığı bir dönemde, bu tür haberler uluslararası kamuoyunun dikkatini konuya çekmekte ve Türkiye’deki gazetecilere dayanışma duygusu aşılamaktadır. Ayrıca, Türk medyasında da benzer hukuki müdahalelerin yaşandığı göz önüne alındığında, bu gelişme Türkiye’deki basın özgürlüğü savunucuları için referans teşkil edebilir.