ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, son dönemde attığı adımlarla protestocuları terörist olarak nitelendirme politikasını somutlaştırıyor. Geçtiğimiz hafta, İngiltere merkezli Palestine Action'ı terör örgütü olarak tanımlayan yönetim, aynı kapsamda iki Avrupa kuruluşunu daha listeye ekledi. Bu hamle, protesto hakkı ile terörizm suçlaması arasındaki sınırın giderek belirsizleştiği yönündeki endişeleri artırdı.
Protesto ve terörizm arasındaki çizgi
Trump yönetiminin bu yöndeki ilk adımları, 2020'deki George Floyd protestoları sırasında atılmıştı. O dönemde, federal ajanların Portland ve Seattle gibi şehirlerde göstericilere müdahalesi ve bazı protestocuların "terörist" olarak etiketlenmesi tartışma yaratmıştı. Ancak son hamle, uluslararası alanda bir örgütü terör listesine alarak çok daha geniş bir etki alanı oluşturdu.
Palestine Action, İngiltere'de Filistin yanlısı eylemler düzenleyen bir grup. Özellikle İsrail'e askeri malzeme sağlayan şirketlere yönelik protestolarıyla biliniyor. Grup, şiddet içermeyen sivil itaatsizlik eylemleri yaptığını savunuyor. ABD yönetimi ise örgütün "yıkıcı faaliyetler" yürüttüğünü ve mülke zarar verdiğini öne sürüyor. Terör örgütü ilan edilmesi, örgüte mali yaptırım uygulanması, üyelerine vize kısıtlaması getirilmesi ve uluslararası işbirliğinde istihbarat paylaşımını beraberinde getirebilir.
Uzmanlar, bu tür tanımlamaların hukuki dayanaktan yoksun olduğunu ve siyasi amaçlarla kullanıldığını belirtiyor. Özellikle ABD'nin terör listeleri, genellikle silahlı eylemler ve can kaybına yol açan örgütler için kullanılırken, barışçıl protesto gruplarının bu kapsama alınması, ifade özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğü ilkeleriyle çelişiyor.
Uluslararası hukuk ve müttefik tepkileri
Palestine Action'ın terör örgütü ilan edilmesi, ABD'nin Avrupa'daki müttefikleriyle ilişkilerinde yeni bir gerilim yaratabilir. İngiltere hükümeti, örgütü yasal bir protesto grubu olarak görüyor ve şu ana kadar terör listesine alma yönünde bir adım atmadı. ABD'nin bu tek taraflı kararı, NATO içinde ve diğer uluslararası platformlarda sorgulanabilir. Ayrıca, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Birleşmiş Milletler gibi kurumlar, barışçıl gösteri hakkının korunması gerektiğini vurguluyor.
Trump yönetiminin bu politikası, sadece Filistin yanlısı gruplarla sınırlı değil. Geçmişte iklim aktivistleri, ırkçılık karşıtı hareketler ve sol görüşlü örgütler de benzer suçlamalarla karşılaşmıştı. Özellikle 2020 seçimlerinden sonra, seçim sonuçlarını protesto eden gruplar da "terörist" olarak nitelendirilmişti. Bu durum, terörizm tanımının siyasi iktidar tarafından şekillendirildiği eleştirilerini güçlendiriyor.
İnsan hakları örgütleri, bu tür tanımlamaların yalnızca ABD içinde değil, küresel ölçekte de protesto hakkını baskılayacağı uyarısında bulunuyor. Örneğin, Amnesty International ve Human Rights Watch, Palestine Action kararını "orantısız ve tehlikeli" olarak nitelendirdi. Ayrıca, bu kararın diğer ülkelere örnek teşkil ederek, benzer şekilde muhalif grupların terör listelerine eklenmesine yol açabileceği belirtiliyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, Filistin davasına verdiği destek ve İsrail karşıtı söylemiyle biliniyor. ABD'nin Palestine Action'ı terör örgütü ilan etmesi, Türkiye'nin Filistin yanlısı sivil toplum kuruluşları ve protesto hareketleri üzerindeki baskıları artırabilir. Ayrıca, Türkiye'nin kendi terör tanımı ve uygulamaları da uluslararası alanda sorgulanabilir. Bu gelişme, Türkiye'nin ABD ile ilişkilerinde yeni bir gerginlik yaratabilir ve Orta Doğu'daki dengeleri etkileyebilir. Türkiye, Filistin konusunda uluslararası platformlarda daha aktif bir diplomasi yürüterek, bu tür tanımlamalara karşı çıkabilir.