ABD Başkanı Donald Trump'ın Latin Amerika politikasında askeri saldırılar, ekonomik yaptırımlar ve siyasi baskı giderek daha belirgin hale geliyor. Bu politika değişimini tarihçi Greg Grandin ile analiz eden NPR muhabiri Adrian Florido'ya göre, Trump yönetimi bölgedeki etkisini arttırma amacıyla giderek daha sert yöntemlere başvuruyor. Özellikle Venezuela krizi, göçmen karşıtı söylem ve Çin'in Latin Amerika'daki artan nüfuzu, bu politikaların temel itici güçleri arasında yer alıyor. Grandin, bu yeni yaklaşımın ABD'nin Soğuk Savaş dönemindeki müdahaleci politikalarına benzediğini ve bölgede kalıcı istikrarsızlığa yol açabileceğini vurguluyor.
Yeni müdahaleci dönemin arka planı
Trump yönetimi, göreve geldiği günden bu yana Latin Amerika'ya yönelik politikalarında köklü değişikliklere imza attı. Venezuela'ya yönelik petrol yaptırımları ve Nicolás Maduro hükümetini devirme girişimleri, bu değişimin en somut örnekleri arasında. Ayrıca Küba ve Nikaragua'ya karşı yaptırımların sıkılaştırılması, Orta Amerika'dan ABD'ye yönelik göçü engellemek için Meksika üzerinde baskı kurulması ve El Salvador, Guatemala ile Honduras'a yardımların kesilmesi, Washington'un bölgeye yaklaşımındaki sert dönüşü gözler önüne seriyor. NPR'ın aktardığına göre, geçtiğimiz haftalarda Venezuela'da yapılan bir askeri tatbikat sırasında ABD'ye ait savaş uçaklarının limit ihlali yapması, iki ülke arasındaki gerginliği daha da tırmandırmış durumda.
Tarihçi Greg Grandin, bu gelişmeleri değerlendirirken, ABD'nin Latin Amerika'daki askeri varlığının Soğuk Savaş sonrası dönemde azaldığını ancak Trump yönetimiyle birlikte yeniden arttığını belirtiyor. Grandin, “Bu politikalar, ABD'nin Monroe Doktrini'ne geri dönüşü gibi görünüyor. Bölgeyi kendi arka bahçesi olarak gören bir anlayış hakim” ifadelerini kullanıyor. Ayrıca, ABD'nin 2019'da Kolombiya'ya 370 milyon dolarlık askeri yardım yaparken aynı yıl Orta Amerika ülkelerine yönelik yardımları kesmesi, Washington'un önceliklerinin değiştiğini gösteriyor.
Bölgesel ve küresel boyut
Trump'ın Latin Amerika politikalarının etkileri sadece bölgeyle sınırlı kalmıyor. Özellikle Venezuela'daki siyasi kriz ve ABD'nin uyguladığı yaptırımlar, küresel petrol piyasalarını da etkiliyor. Venezuela'nın ham petrol ihracatının yüzde 60 oranında düşmesi, uluslararası piyasalarda arz sıkıntısına yol açarken, ABD'nin bölgedeki müttefikleri olan Kolombiya, Brezilya ve Arjantin'le ilişkileri de gerginleşiyor. Öte yandan, Çin'in Latin Amerika'ya yaptığı yatırımların 2000'lerin başından bu yana 140 milyar doları aştığı hesaplanıyor. Bu durum, ABD'nin Çin nüfuzuyla mücadele etme isteğini körüklüyor ve Trump yönetiminin bölgeye daha fazla ilgi göstermesine neden oluyor.
ABD'deki Latin Amerika uzmanları ise bu politikaların uzun vadede başarısız olabileceği konusunda uyarıyor. NPR'ın haberine göre, Obama yönetimi döneminde uygulanan daha yumuşak yaklaşımın aksine, Trump'ın baskıcı politikaları bölgede ABD karşıtlığını körükleyebilir. Ek olarak, Meksika'nın ABD'ye yönelik ticari bağımlılığına rağmen, iki ülke arasında göç ve güvenlik konularındaki anlaşmazlıklar derinleşiyor. Grandin, “Trump, Latin Amerika'da istikrar istiyor ancak kullandığı yöntemler tam tersi bir etki yaratıyor” diyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
ABD'nin Latin Amerika'da artan askeri varlığı ve yaptırım politikaları, Türkiye'nin bölgeyle olan ekonomik ve diplomatik ilişkilerini dolaylı yoldan etkileyebilir. Türkiye, son yıllarda Venezuela ve Küba gibi ülkelerle ticari anlaşmalar imzalamış ve bu ülkelere insani yardım göndermişti. ABD yaptırımlarının sıkılaştırılması, Türkiye'nin bu ülkelerle olan ticaretini zorlaştırabilir. Öte yandan, küresel petrol fiyatlarındaki dalgalanmalar, Türkiye gibi enerji ithalatçısı ülkeleri doğrudan etkiliyor. Ekonomik kırılganlıkları göz önüne alındığında, Türkiye'nin Latin Amerika'daki bu yeni jeopolitik dengelere uyum sağlaması gerekecektir. Ayrıca, ABD'nin Monroe Doktrini benzeri bir yaklaşım benimsemesi, çok kutuplu dünya düzenine zarar verebilir ve bu da Türkiye'nin dış politikada denge arayışını zorlaştırabilir.