ABD'de federal mahkemeler, onlarca yıldır hükümetin işlemlerinin hukuka uygun olduğu yönündeki 'düzenlilik karinesi' (presumption of regularity) ilkesini benimsemişti. Ancak eski Başkan Donald Trump'ın politikaları ve yönetim tarzı, yargıçları bu varsayımı sorgulamaya itiyor. Artık birçok dava, hükümetin eylemlerinin keyfi veya usulsüz olduğu iddiasıyla açılıyor ve mahkemeler bu iddiaları ciddiye alıyor. Bu dönüşüm, idare hukuku ve anayasal denetim açısından yeni bir sayfa açıyor; hükümetin her adımının mahkeme önünde kanıtlanması gerektiği bir döneme giriliyor.
Arka Plan: 'Düzenlilik Karinesi' Nedir ve Neden Sarsıldı?
Düzenlilik karinesi, ABD hukuk sisteminde federal çalışanların görevlerini usulüne uygun yerine getirdiği varsayımına dayanır. Bu ilke, 20. yüzyılın başından beri mahkemeler tarafından kullanılmakta; özellikle idari işlemlerde, hükümetin sunduğu belgelerin geçerli olduğu kabul edilmekteydi. Ancak Trump yönetimi sırasında alınan tartışmalı kararlar, örneğin seyahat yasağı, çevre düzenlemelerinin gevşetilmesi ve göçmenlik politikaları, yargıçların bu varsayımı sorgulamasına yol açtı. Özellikle, Beyaz Saray'ın yasal süreçleri atlayarak veya yanıltıcı bilgilerle hareket ettiği yönündeki iddialar, mahkemelerin delil taleplerini artırdı. Artık hakimler, hükümetin iddialarını olduğu gibi kabul etmek yerine, somut kanıt istiyor.
Bu değişim, hukuk çevrelerinde 'yeni bir dönem' olarak nitelendiriliyor. Georgetown Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden Profesör Josh Chafetz, "Düzenlilik karinesi artık otomatik bir güven değil; aksine, mahkemeler hükümeti daha yakından incelemeye başladı" diyor. Özellikle Trump'ın görevden aldığı veya atadığı yetkililerin yetkilerini aştığı durumlarda, mahkemelerin kararları hükümetin işlemlerini durdurdu. Bu durum, başkanlık yetkilerinin sınırlandırılması açısından emsal teşkil ediyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut: ABD Hukuk Sisteminde Dönüşümün Yansımaları
ABD'de bu hukuki dönüşüm, yalnızca iç hukuku değil, uluslararası alandaki yansımaları da etkiliyor. Örneğin, Trump döneminde ABD'nin taraf olduğu uluslararası anlaşmalardan çekilmesi veya yaptırım kararları, mahkemeler tarafından daha sıkı denetime tabi tutuluyor. Bu durum, ABD'nin dış politikada manevra alanını daraltabilir; çünkü hükümetin her adımı yargı denetimine takılabilir. Ayrıca, küresel hukuk normları açısından, ABD'deki bu gelişme, diğer ülkelerde de benzer eğilimleri tetikleyebilir. Özellikle otoriter eğilimlerin arttığı ülkelerde, mahkemelerin hükümete karşı daha bağımsız bir duruş sergilemesi, demokratik denetim açısından önemli bir örnek oluşturuyor.
Uzmanlar, bu eğilimin Biden yönetimi altında da devam edeceğini belirtiyor. Çünkü hukuki teamül artık değişmiş durumda; mahkemeler, hükümetin her işlemini sorgulama alışkanlığı kazandı. Bu, hem hükümet için bir yük hem de vatandaşlar için bir güvence anlamına geliyor. Ancak aşırı yargısal aktivizm, hükümetin etkinliğini de azaltabilir.
Türkiye Açısından Değerlendirme
ABD'deki bu hukuki dönüşüm, Türkiye açısından dolaylı da olsa önem taşıyor. Türkiye, ABD ile karmaşık bir hukuki ve diplomatik ilişkiye sahip. Özellikle FETÖ iadesi, S-400 krizi ve yaptırım süreçlerinde, ABD mahkemelerinin hükümete karşı daha sorgulayıcı bir tutum alması, Türkiye'nin lehine sonuçlar doğurabilir. Örneğin, ABD'nin Türkiye'ye yönelik yaptırım kararlarının yargı denetimine takılması mümkün. Ancak aynı şekilde, Türkiye aleyhine açılan davalarda da (mesela insan hakları ihlalleri iddiaları) mahkemelerin daha titiz olması, Türkiye için risk oluşturabilir. Küresel bağlamda ise, mahkeme denetiminin güçlenmesi, uluslararası hukukta keyfi devlet eylemlerinin sınırlandırılmasına katkı sağlayarak, Türkiye gibi ülkelerin hukuk devleti standartlarını yükseltmesi yönünde baskı oluşturabilir.