Yıllardır Batı dünyasının temelini oluşturan Trans-Atlantikçilik ideolojisi, jeopolitik kırılmalar ve değer farklılıklarıyla birlikte fiilen sona erdi. Ancak bu, Atlantik’in iki yakası arasındaki ittifakın tamamen bittiği anlamına gelmiyor. Yeni dünya düzeninde ilişkiler, ideolojik birliktelikten ziyade pragmatik çıkar temelinde yeniden şekilleniyor.
Gelişmenin Arka Planı
Trans-Atlantikçilik, Soğuk Savaş sonrası dönemde liberal demokrasi, serbest piyasa, evrensel insan hakları gibi ortak değerler etrafında yükselen bir ittifak idealiydi. Ancak 11 Eylül sonrası Irak işgali, ABD’nin Avrupa’yı kendi çıkarları için araçsallaştırması, ABD’nin küresel ticarette adil olmayan politikaları, AB içindeki arabuluculuğun sarsılması gibi gelişmeler bu ideali zedeledi. Özellikle Trump yönetimi döneminde NATO’nun “hasta adam” ilan edilmesi, tarifeler ve Suriye’den çekilme gibi adımlar ittifakı derinden sarstı. Biden yönetimiyle birlikte kısa süreli bir canlanma yaşansa da Afganistan’dan çekilme, AUKUS anlaşması, İklim ve Dijital Vergi anlaşmazlıkları gibi konular güvensizliği artırdı.
Ukrayna Savaşı başlangıçta trans-Atlantik dayanışmayı yeniden güçlendirmiş görünse de, savaşın uzamasıyla birlikte ABD’nin yük paylaşımı talepleri ve Avrupa’nın enerji bağımlılığı gibi yapısal sorunlar yeniden su yüzüne çıktı. ABD’nin Çin’e odaklanma stratejisi ve Avrupa’nın stratejik özerklik arayışı, ittifakın ideolojik birlikten çok pragmatik ve bazen de rekabetçi bir zemine kaydığını gösteriyor.
Bölgesel veya Küresel Boyut
Trans-Atlantikçiliğin sonu, küresel düzenin çok kutuplu yapısını daha da belirginleştiriyor. Çin ve Rusya, Batı içindeki bu ayrışmadan avantaj sağlamak için aktif adımlar atıyor. ABD, Avrupa’nın güvenliğine daha az ilgi gösterirken, Asya-Pasifik’e yöneliyor. Avrupa ise kendi güvenlik mimarisini oluşturma çabasında. Bu durum, özellikle Orta Doğu, Balkanlar ve Kuzey Afrika gibi bölgelerde etkisini daha doğrudan hissettiriyor. ABD’nin Avrupa’dan elini çekmesi, bu bölgelerde yeni ittifak arayışlarını ve güç boşluklarını beraberinde getiriyor.
Öte yandan, ideolojik zeminin daralmasına rağmen ticaret, teknoloji, iklim ve sağlık gibi alanlarda işbirliği kaçınılmaz. Avrupa Birliği, ABD ile arasındaki değer farklılıklarına rağmen, Dijital Pazar ve Yeşil Mutabakat gibi projelerde ABD’yi yanında tutmaya çalışıyor. Ancak bu ilişki artık eşitler arası bir ortaklık değil, pazarlık masasında karşılıklı çıkarların tartışıldığı bir mekanizma haline geliyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Trans-Atlantikçiliğin zayıflaması, Türkiye için hem fırsatlar hem de riskler barındırıyor. Yeni düzende, Batı ittifakı içindeki konumunu daha bağımsız bir dış politikaya dayanarak güçlendirme imkânı bulabilir. ABD’nin Avrupa’dan elini çekmesi, Doğu Akdeniz ve Suriye gibi konularda Türkiye’nin hareket alanını genişletebilir. Ancak ABD’nin bölgede daha az angaje olması, Rusya’nın etkisini artırarak Türkiye’nin geleneksel denge politikasını zorlaştırabilir. Ayrıca AB’nin stratejik özerklik arayışı, Türkiye-AB ilişkilerinde yeni diyalog kanalları açsa da, gümrük birliği güncellemesi gibi somut adımların önünü açmayabilir. Türkiye, bu yeni dönemde hem Batı ittifakı içinde kalmayı hem de Doğu’yla işbirliğini derinleştirmeyi hedefleyen bir diplomatik denge oyunu yürütmek zorunda.