Fransa'nın Tours kenti yakınlarında 732 yılında yapılan ve Batı tarih yazımında 'Avrupa'yı İslamlaşmaktan kurtaran savaş' olarak kutsanan Tours Savaşı (diğer adıyla Poitiers Savaşı), aslında stratejik ve siyasi açıdan neredeyse hiçbir kalıcı etki yaratmadı. Yeni bir yazı dizisinin ilk makalesi, önemli görünen ancak gerçekte savaşların gidişatını değiştirmeyen, hatta absürt veya antiklimaktik kalan muharebeleri mercek altına alıyor. İşte bu dizinin ilk konuğu, tarihçilerin yüzyıllardır şişirdiği Tours Savaşı.
Tours Savaşı: Efsane ve Gerçekler
Ekim 732'de, bugünkü Fransa'nın batısında, Poitiers ile Tours arasında bir yerde, Frank lideri Charles Martel komutasındaki kuvvetler, Endülüs Emevi Devleti'nin valisi Abdurrahman el-Gafiki yönetimindeki Müslüman ordusunu durdurdu. Geleneksel anlatıya göre, bu zafer Hristiyan Avrupa'yı İslam'ın fethinden kurtardı; Charles Martel, Batı'nın kurtarıcısı ilan edildi ve Karolenj hanedanının yükselişinin önünü açtı. Edward Gibbon gibi ünlü tarihçiler, eğer Müslümanlar kazansaydı Oxford'da Kur'an okunacağını iddia edecek kadar ileri gitti. Ancak modern tarihçilik, bu abartılı yorumu ciddi şekilde sorguluyor. Son yıllarda yapılan araştırmalar, Tours Savaşı'nın askeri bir dönüm noktası olmadığını, Emevi akınlarının zaten lojistik sınırlarına ulaştığını ve savaşın ardından Müslüman akınlarının bir süre daha devam ettiğini gösteriyor. Üstelik Emevilerin asıl hedefi fetih değil, ganimet ve yağma olabilir.
Savaşın hemen ardından Emevi kuvvetleri Güney Fransa'da varlıklarını sürdürdüler; 734'te Arles ve Avignon'u ele geçirdiler, 737'de ise Provence'a akınlar düzenlediler. Yani Tours, Müslüman ilerleyişini tamamen durdurmadı. Frank Krallığı'nın güneyi hâlâ tehdit altındaydı. Dahası, Emevi Halifeliği iç karışıklıklarla boğuşuyordu; 750'de Abbasilerin Emevileri devirmesiyle Endülüs, Halifelik'ten koptu ve bağımsız bir emirlik haline geldi. Bu siyasi deprem, Müslümanların Avrupa içlerine yönelik seferlerini zaten sona erdirecekti. Kısacası, Tours Savaşı olmasaydı bile, Emevi yayılması kendi iç dinamikleri ve coğrafi sınırları nedeniyle duracaktı.
Stratejik ve Siyasi Etkiler: Neredeyse Sıfır
Peki Tours Savaşı'nın gerçek sonuçları ne oldu? Charles Martel, zaferden sonra Frank Krallığı içindeki gücünü pekiştirdi ve oğlu Pepin Kısa'nın 751'de kral olmasının, torunu Charlemagne'ın imparatorluğunun yolunu açtı. Ancak bu yükseliş, Tours'a özgü değildi; Martel zaten 719'dan beri Frank topraklarında hâkimiyet kurmuştu. Savaş, onun prestijini artırdı belki ama Karolenj hanedanının temelleri başka zaferlerle atılmıştı. Öte yandan, Emeviler için Tours büyük bir yıkım değildi; sadece bir akın ordusunun yenilgisiydi. Halifelik, Kuzey Afrika ve İber Yarımadası'ndaki varlığını sürdürdü; hatta 9. yüzyılda Sicilya'yı fethetti ve Güney İtalya'ya yerleşti. Yani İslam'ın Avrupa'daki ilerleyişi Tours'la değil, Akdeniz'deki deniz gücüyle ve yerel ittifaklarla şekillendi.
Tarihçi Roger Collins gibi uzmanlar, Tours'un 'Batı'yı kurtarma' anlatısının 19. yüzyıl Avrupa sömürgeciliği ve Hristiyan kimliği inşası sırasında icat edildiğini belirtiyor. Oysa 8. yüzyılda ne 'Avrupa' ne de 'Batı' kavramı vardı; Frank Krallığı, Bizans ve Emeviler arasında sıkışmış bir güçtü. Tours, sadece yerel bir çatışmaydı ve uzun vadeli jeopolitik sonuçları ihmal edilebilir düzeydeydi. Savaşın 'absürt' yanı, iki tarafın da birbirini tam olarak tanımaması, iletişim kopuklukları ve sonuçsuz kalmasıydı. Antiklimaktik yapısı, onu bir dönüm noktası değil, bir tesadüf haline getiriyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Tours Savaşı'nın Türkiye ile doğrudan bir ilgisi bulunmasa da, İslam dünyası ve Batı arasındaki ilişkilerin tarihsel algısı açısından önemli bir ders içeriyor. Emevi Halifeliği'nin batıya yayılması, bugünkü Türkiye topraklarında Bizans'a karşı yürütülen mücadeleden bağımsız değildi; Konstantinopolis kuşatmaları (674-678 ve 717-718) İslam'ın Avrupa'daki kaderini asıl belirleyen olaylardı. Türkiye, Osmanlı mirasıyla Batı ile İslam arasında köprü rolünü üstlenirken, tarihsel anlatıların siyasi amaçlarla nasıl çarpıtıldığını iyi bilmeli. Tours efsanesi, Batı'da 'İslam tehdidi' söylemini beslerken, Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliği tartışmalarında da benzer indirgemelerle karşılaşılıyor. Bu tür tarih çarpıtmalarına karşı eleştirel bakış, Türk dış politikasında kültürel diplomasi için önem taşıyor.